Doçent Doktor Orhan Yavuz, Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölüm Başkanıydı. (Gladyo'nun  canına kıydığı ilk akademisyenlerden)
Doçent Doktor Orhan Yavuz, Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölüm Başkanıydı (Gladyo'nun canına kıydığı ilk akademisyenlerden)
Atatürk Üniversitesi (Orhan Hoca'nın acısı dinmedi)
Atatürk Üniversitesi (Orhan Hoca'nın acısı dinmedi)

 

Orhan Yavuz, 1941 yılında  Sarıkamış’ta doğdu. Atatürk Üniversitesi  Kimya Bölüm Başkanıydı. 15 Haziran 1977’de, Dr. Halil Çivi’yle birlikte yürüyerek üniversiteye gidiyordu. Zorla bir otomobile bindirildi. Üniversite fidanlığında bıçaklandı. Erzurum’a kış erken gelir, 1977’de daha erken geldi. Yapraklar çabuk sarardı. Çiçekler tez kurudu. Kuşlar vaktinden önce sıcak bölgelere göç etti. Cinayete isyan eden iri gözlü bir kartal, Erzurum semalarına küstü. Ayçiçekleri güneşe sırtını döndü. O yıl kovanlardan bal çıkmadı. Keçiler sütten kesildi. Anneler, o gün doğan bebeklerini bir türlü susturamadı.  Tek katlı, iki göz  toprak evlerin çatlak duvarlarından yayılan çocuk çığlıkları,  günlerce  sürdü. Bacalardan gökyüzüne hüzün yükseldi. Erzurum dağlarında günlerce öten baykuş, yorgun düştü.

0
0
0
s2sdefault

 

Onlara veda etmek, onları en kirli kentte bırakıp gitmek
Onlara veda etmek, onları en kirli kentte bırakıp gitmek

İlk derse Pülümür Mezra Köyü İlkokulunda  başlamıştım. 1972  sonbaharıydı. İlkokul 1. sınıf öğrencisiydim.  Kalemi elime ilk veren, öğretmenim Kemal Cahit Akçiçek olmuştur. O gün öğretmenimin uzattığı kalem elimden hiç düşmedi.

O kalem hiç tükenmedi.

Mezra Köyü İlkokulunda başladığım öğrencilik yıllarım Salördek İlkokulu, Kırmızıköprü Ortaokulu, Pülümür Lisesi, Erzincan Eğitim Yüksekokulu ve Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde devam etti.

1972 sonbaharında öğretmenimin bana verdiği kalemi ceketimin sol iç cebinde taşıdım.  Kim bilir kaç ceket eskitmişimdir. Yıpranan, solan, kaybolan ceketlerim oldu. Ya kalemim? Sağ başparmağımla işaret parmağımın arasında tuttuğum kalem hiç yıpranmadı. Onu kullanan elim titremedi.

47 yıldır kalemi elden düşürmemek, tapu kayıtlarına sığmayacak en büyük mal varlığımdır.

Çocukluk aşkımı merak edenlere köy çeşmesini, ceviz ağaçlarını, Keşiş  Yaylası’nı, Meryem Tepesi’ni, Meryem Çeşmesi’ni, Pülümür Vadisi’ni, Pülümür Çayı’nı, Pit’in Mağarası’nı, Çemesol Çayı’nı, dedelerimizin bilek gücüyle deldiği Tünele Keke Areyiz (Taş Tünel)’i, Oli’yi, Ana Fatma’yı, Buyer Baba Gölü’nü, Salördek Çayı’nı, Gema Aynige (Akdik Ormanı)’yi adres gösterebilirim.

Bir çiçekle bahar  mı gelir!

0
0
0
s2sdefault
Uykusuna doymayan bebeğin şapkası
Uykusuna doymayan bebeğin şapkası

Bir sabah vakti araba beklerken rastladım ona. Körfezkent Taksi durağının kırk elli metre uzağındaydı. Yere düşmüş olmalıydı. Yoldan geçen biri otların, çiçeklerin üzerine koymuştu. Mor çiçeklerin, bir kısmı sararmış otların üzerindeydi. Bu, beyaz bir bebek şapkasıydı. Yapraklar buğuluydu. Bebeğin göz yaşlarıyla ıslanmış gibiydi. Zamansız mı uyandırılmıştı bebek? Uykusuna doymayan bebeğin göz yaşları mı damlamıştı yaprağa…   Sağ işaret parmağımla buğulu yaprağa minik bir kalp çiziyorum. Bir çocuk kalbi… Beyaz şapkanın siperliğindeki küçük leke yere düşünce oluşmuş. Anne, belli ki özenle yıkamış şapkayı. Şapkanın önündeki kelebek yeşil kanatlı, gözleri mor. Mor gözlü kelebek şapkayla birlikte yerinde duruyor. Arada bir esen rüzgâr çiçeklerle birlikte şapkayı yerinden oynatıyor. Rüzgâra direniyor şapka, düşmüyor yere. Şapkadan yayılan bebek kokusu çiçek kokusuna karışıyor. Okul yolundaki kız çocuklarının saçını tarayan rüzgâr, bebek ve çiçek kokusuyla yoluna devam ediyor.

0
0
0
s2sdefault