
Hüseyin Canerik
Bir sonbahar akşamı kapısı zorlandığında henüz 48 yaşındaydı. Bütün köylülerin göç etmek zorunda kaldığı köyde yapayalnız kalmışlardı. Pülümür Vadisi’nin doğu yakasındaki köyde hayvancılık yaparak yaşama tutunmaktan başka seçenekleri yoktu.

Elektriği, okulu olmayan köy 1985 yılında onun uğraşları sonucu yola kavuşmuştu. 7 çocuk babasıydı. Toprak damlı evde, 14 numaralı gaz lambasının ışığıyla aydınlanıyorlardı. Kırmızıköprü ya da Tunceli’den eve dönerken yol ayrımındaki köprünün altında bazen soluklanır, ardından yola koyulurdu.

Gidecek başka yeri, sığınabileceği evi yoktu. Tek mülkiyeti, babadan kalma o toprak evdi. Köye âdeta mecburdu. Kasabada sığınabilecekleri, günümüzde harabeye dönmüş, iki göz oda geçici barınma için bile kendilerine çok görülmüştü.

Sağda solda öldürüleceğine ilişkin çıkarılan söylentiler kulağına gittiğinde, “Beni kim, niçin öldürsün,” derdi. Bankalarda hesabı, köy dışında herhangi bir varlığı olmayan sayılı insanlardan biriydi. Tek geçim kaynağı, sınırlı sayıdaki küçükbaş hayvanlarıydı.
Herhangi bir kişi ya da kurumdan maddi talepte bulunmayı aklından geçirmezdi.
Köyün yüksek eğimli tarlaları karasabanla bin bir zorlukla işlenir, buğday ya da arpa ihtiyaçlarını bile karşılayamazdı. Erzincan’dan satın alınan saman kış ortasında biter, hayvanlar meşe ormanında depolanan kuru meşe yaprağıyla beslenirdi.

Sigara ve alkol kullanmaz, kahvehanelerde oyun oynamazdı. 1986’da gerçekleşen Çernobil faciasından sonra evde çay içilmesini yasaklamıştı. Sabah erkenden uyanır, genelde yoğurtla kahvaltı yapardı. Köyü hiçbir zaman okula kavuşmadı. 1953 yılında Mezra Köyü İlkokuluna başladı. Aile dostu Hüseyin Erginoğlu’nun evinde kalıyordu. Eğitim yaşamı kısa sürmüş, bir süre sonra evinin yolunu tutmuştu. Okula erişim olanağından yoksun binlerce çocuktan biriydi ama en büyük özlemi çocuklarının okumasıydı. Oğlunun önüne hedef olarak Galatasaray Lisesini koymuştu. Kentten eve genelde gazetelerle döner, okumaları için çocuklarını özendirirdi.

Köyden göç etmek için yer arayışına girmiş ancak çabaları sonuçsuz kalmıştı. 1992 kışını da köyde tek başına geçireceklerdi. Kış hazırlıklarında artık sona geliniyordu. Eylül, sararmaya yüz tutmuş ormanıyla yerini ekime bırakmak için sabırsızlanıyordu. Sonbahar serinliği iyice hissediliyordu. 22 Eylül 1992, Salı günüydü. Hava kararmış, kapı kapatılmıştı. Sofraya oturulmuş, muşamba kaplı ahşap masanın üzerinde akşam yemeği yenmişti.

İşte o sırada evin üzerinde atılan ağır adımlar gecenin sessizliğini bozdu. Çok geçmeden kapıda silahlı 5 kişi belirdi. Evde anne, baba ve iki çocuktan başka kimse yoktu. Evin küçük çocuğu o sırada 6 yaşındaydı, korkudan ablasına sokuldu. Sofraya oturdular. Anneden, kendilerine ekmek yapmasını istediler. Gece karanlığında ocak yakıldı, sacda ekmek pişirildi. Ekmek, çökelek, tereyağını torbaya doldurup babayı yanlarına alıp kayıplara karıştılar.

Üzerinde pijama, ayaklarında terlik 48 yaşındaki köylüyü vadinin batı yakasına doğru sürükleyerek götürdüler. Terliği ayağından çıkmış, yalınayak kalmıştı. Pijaması ağaç dallarına takılarak yer yer yırtılmıştı. Hemen her gün soluklandığı köprüden geçerek Ağlayan Kayalar’a doğru götürdüler. Ağır işkenceler altında, ana yolda yürütüyorlardı. Tahminen 10 kişilik bir gruptu.
Anne, kapısı açık evin önünde, iki çocuğuna sarılmıştı. Çaresiz bekleyiş içindeydi. Kapısını çalabilecekleri komşuları, yardım isteyebilecekleri bir yetkili yoktu.
Pülümür Vadisi’nde art arda patlayan mermilere anne ve çocuklarının çığlığı karıştı.

Yoksul köylüye onlarca mermi yağdırılmış, cansız bedeni Ağlayan Kayalar’dan sonraki tünelin yakınlarında yola bırakılmıştı.
Köyüne yaklaşık 2 km uzaklıkta yaşamdan koparılan köylü, tabut içinde Erzincan Değirmenköy’deki kardeşine teslim edildi. Köyünde gömülmesine izin verilmemiş, naaşı köye yaklaşık 90 km uzaklıktaki Erzincan’a gönderilmişti. O gün morga bile kaldırılmadı; ahşap balkon üzerinde bir gün bekletildi. Tabutundan süzülen kan, tahta çatlaklarından yere akmıştı.

Cenazesine hiçbir yetkili katılmadı. Devlet, 7 çocukla ortada kalan anneye yardım eli uzatmadı. Terör örgütü PKK’nın canına kıydığı Ali Sağlam yaşasaydı 82 yaşında olacaktı.
Ona köyünde gömülme hakkı bile çok görülmüştü.

En çok sevdiği ağaç, cevizdi. Köy yolunda kendisini ilk karşılayan ceviz ağaçlarıydı. Yapraklarını belki yüzlerce kez koklamış, sevgiyle dokunmuştur. Şimdi canına kıyılan coğrafyadan uzakta, baş ucunda boy veren bir ceviz ağacının gölgesinde uyuyor. Yanı başında evlat acısı yaşayan annesi Elif Hatun, kardeşi Rıza (Cemal) Bey, sevgili yeğeni Melek ve ablası Beser Hanım yatıyor.
Ceviz ağacı, acımasızca kanına girilen köylünün anılarına ev sahipliği yapıyor.
Huzur içinde uyusunlar…
(Körfez, 22 Eylül 2026)
KAYNAK:




