
Hüseyin Canerik
Babaannem Hatice Arslan’ın (Canerik) anısına…
Yıkıntılar… Usta ellerin biçimlendirdiği, lokum tanelerini çağrıştıran kesme taş yapılardan geriye kalan hüzün. Onlarca kişinin omzunda bin bir zorlukla taşınan mertekler, terk edilmişliğin ağır yüküne yenik düşmüş. Evi dış etkenlerden koruyan toprak odalara dolmuş. Soğuk kış gecelerinde insan yüreğini ısıtan sohbetlerin yapıldığı odada bitkiler boy vermiş. Anneanneler, babaanneler, büyükbabalar gökte yıldız olmuş.

Yıkıntılarda ağır adımlarla yürüyorum; bastığım yerde emekleyen bir çocuğun minik ellerinden armağan izler saklıdır belki. Başında pulların süslediği gümüş taç, torunlarına masal anlatan büyükanneyi arıyor gözlerim. Gür bıyığı kaçak tütünden sararmış büyükbabanın gümüş tütün tabakasına, Oltu taşından tespihine ne oldu acaba? Rengârenk muşamba kaplı ahşap masada ödev yapan çocuklardan kalan sararmış bir sayfa ya da fotoğrafa rastlamayı umut ediyorum.

Yıkıntılar… Toprağa gömülen acı ve sevinçler… Parmak uçlarıma basarak yürüdüğüm yıkıntılar yüreğimi kanatan acılardan biridir. Ayaklarımın altında toprak değil, yüreğim ezilir.

Aklımda hep büyükannem… Yedi kişinin bir odada yaşamaya mecbur edildiği zor yılların kahrını çeken. Yaklaşık doksan yıl önce sürüldüğü gurbet elden bir daha dönemeyen. El sürülecek, gözyaşı dökülecek bir mezar taşı bile olmayan.

Börtü böceğin konakladığı yıkıntılarda büyükanneme sarılıyorum.

Onun kocaman ellerinden öpüyorum…


(Körfez, 30 Eylül 2026)




