
Hüseyin Canerik
Dursun Karğın, Nazımiye’nin Büyükyurt (Hakis) köyü Gomegul mezrasında doğdu. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ağır koşulların hüküm sürdüğü yıllarda dünyaya geldi. 1943 doğumluydu; ancak nüfus kayıtlarına 1942 olarak geçti. Nazımiye Nüfus Müdürlüğünde adı Dursun yerine Tursun olarak yazıldı.
Markasor kökenli Gayal ile Hıdır Karğın çiftinin oğluydu. Aile, Hakis Gomegul mezrasında yaşıyordu. Mezra, köye birkaç saatlik yürüme mesafesindeydi. Pülümür Vadisi’nin doğusunda yer alan bu yerleşim, meşe ormanlarıyla çevriliydi. Uzun ve sert kış mevsimlerinde dünyayla iletişim tamamen kesilirdi. Taş yapılı, tek katlı evler kışın kara gömülür; mezra aylarca dış dünyadan kopardı. Aileler, küçükbaş hayvancılık ve sınırlı tarımsal üretimle ayakta kalmaya çalışırdı.

Gomegul, Şindig ve Şiyaqere, Hakis’in birkaç haneli mezralarıydı. Gomegul’de Hıdır Karğın, Mehmet Kızıltepe (Memede Mıstafay), Kamer Çınar (Qemere Hop), Veli Çınar (Karvanlı), Hıdır Demiral (Xıdıro Qız) ve aileleri oturuyordu. Şindig’de Mehmet Ali Çetin; Şiyaqere’de ise Ali Karğın (Aliye Yan) ile aileleri yaşıyordu.

1948 yılında okula başladı. İlkokulu, Hakis’te betonarme ve çatılı binası bulunan okulda okudu. Çevre köy ve mezralardan —Kuzır, Gome Hormeçıku, Mazrasüre, Arpaçuxure ve Cave’den— gelen öğrencilerle birlikte eğitim görüyordu. Okula saatlerce yürüyerek giden çocuklardan biriydi. Hüseyin Karğın, İsmail Kızıltepe, Mehmet Karğın, Musa Çınar ile Musa Demiral, okula birlikte gittiği yol arkadaşlarından bazılarıydı.
Şevki ve Turan adlı iki öğretmeni vardı. Ancak yalnızca üç yıl okuyabildi. Okuma yazmayı tam olarak sökemeden köyden ayrıldı.

1956 yılında, henüz çocuk yaşta İstanbul’un yolunu tuttu. Babasının amcasının oğlu Hıdır Karlıdağ ile Kadıköy’de çalışmaya başladı. Hıdır, ona bir küfe yaptı. Çarşıda kadınların ve erkeklerin eşyalarını sırtında taşıyarak hamallık yaptı. İstanbul’daki ilk günlerinde bir gün yolunu kaybetti; ağlamaya başladı. Bir motosikletli yanına gelip neden ağladığını sordu. Çarşıyı bulamadığını söyleyince onu motoruna alıp çarşıya götürdü. Ayrılırken, “Bir daha yolunu şaşırırsan ağlama, birilerine sor,” diye nasihat etti:
Kadıköy’de, babamın amcasının oğlu Hıdır Karlıdağ’ın yaptığı küfeyle çarşıdan hanımlara ve beylere eşya taşıdım. Bir gün yolumu şaşırıp ağlamaya başladım. O sırada bir motosikletli durdu, neden ağladığımı sordu. ‘Çarşıyı kaybettim,’ dedim. Beni motora bindirip çarşıya bıraktı. ‘Bir daha yolunu şaşırırsan ağlama, birilerine sor,’ dedi.”
Okuma yazmayı bir rastlantı sayesinde öğrendi. Amcasının oğlu İsmail Kızıltepe, bir gün “Ciğerci Ramazan” tabelasını heceleyerek okudu:
“Ci–ğer–ci Ra-ma-zan”
O tabela, kendi kendine okuma yazmayı sökmesinin başlangıcı oldu.
İstanbul’da toplam on yedi yıl hamallık yaptı. Taşıdığı ağır yükler nedeniyle sırtında baloncuklar oluştu.
1962 yılında askere gitti. Askerliğini şoför olarak yaptı; Reo marka araç kullanıyordu. Acemi birliği Balıkesir Edremit’te, usta birliği ise Ankara Mamak 28. Tümen’de geçti. Ankara’ya ilk geldiği dönemde bölüğün başında Kastamonulu Astsubay Başçavuş İsmail Kahraman vardı.
Bir gün bölük, aşı için Sıhhiye Taburu’na götürülüyordu. Bölük beklerken botunun bağının çözüldüğünü fark etti. Eğilip bağcığını bağladığı sırada başçavuşun radarına yakalandı. “Bakın,” dedi, “arkada biri eğilmiş, bir şeyler karıştırıyor. Esas duruşu bozan meydana çıksın!” Öne çıktı, selam verdi. Başçavuş, “Kim senin selamına âşık?” diye bağırdı. “Esas duruştayken önünde arkanda adam kesseler dönüp bakar mısın?” “Hayır,” dedi. “Peki eşek arısı gelip burnunu soksa mâni olur musun?” “Hayır.” “O zaman niye esas duruşunu bozuyorsun?” diyerek botlarıyla dizlerine vurdu, yumrukladı. Burnu kanadı, sendeledi.
Komutanın, “Sen birkaç yumrukla düşmezsin, bunları bilerek yaptın,” sözünü hiçbir zaman unutmadı.

Askerlik dönüşü İstanbul’da bir yıl daha çalıştıktan sonra memlekete döndü. Annesi Gayal Hanım ve babası Hıdır Karğın, 1964 yılında Pülümür Murdefan’a (Kangallı) yerleşmişti. 1965 yılının sonlarında Saray Gündoğdu (1948) ile evlendi. Saray, Kaymazanlıydı (Turluk) ve yetimdi; ablasıyla birlikte yaşıyordu.

Komşuları Musa Keskin’in eşiyle birlikte onu görmeye gittiklerinde çok çekingen davrandı; odaya girip Saray’ı görmeye cesaret edemedi. Sabah Saray sobayı yakmak için odaya geldiğinde, kalın yün yorganın altından başını çıkarıp ona baktı.
Kaymazanlı kızı beğenmişti.
Saray ise o gün bir rüya gördüğünü, kendisini görmeye gelen delikanlıyla evlenmeye karar verdiğini söylemişti.
Murdefan’da üç gün üç gece süren bir düğün yaptılar. Zurnacı Ali Özdeniz (Aliye Kars), davulcu ise oğlu Rıza Özdeniz‘di. Nikâhı da Aliye Kars kıydı.

Saray okuma yazma bilmiyordu. Bir dönem okula kaydolmuş, ancak öğretmeninin hakaretine karşılık verdiği için bir daha okula gitmemişti. Buna rağmen güçlü karakteriyle ayakta duran bir Anadolu kadınıydı. Korkuya meydan okur, çevresine güven verirdi. Yörede Japon adıyla tanınırdı. Çalışkan, dürüst ve bedensel olarak da güçlüydü. Çocuklarının hakkını savunurken geri adım atmazdı. Bir keresinde Pülümür YİBO Müdürü’ne öfkesini yumruklarıyla göstermiş, müdür polislerin araya girmesiyle kurtulabilmişti.

1967’de İstanbul’a yeniden gittiklerinde iki kız çocuk babasıydı. Fikirtepe’de kaldılar. Bir dönem üç tekerlekli arabayla limon sattı, lokantalara eşya taşıdı. Ayrıca Heybeliada, Büyükada, Kınalıada ve Burgazada’da Rum ve Ermeni vatandaşların evlerinde temizlik yaptı. Onları her zaman saygıyla anar, “Hep iyilik gördüm, hiç kötülük görmedim,” derdi:
“Rum ve Ermeniler çok güzel insanlardı; onlardan hep iyilik gördüm, hiç kötülük görmedim.”
1971 yılında memlekete kesin dönüş yaptılar. Kangallı’da Hüseyin Metin’den arsa aldı; tek katlı, iki odalı taş bir ev yaptı. 1981’e kadar bu evde yaşadı; ardından evi Haydar Aykanat’a sattı.
Kaymazan Taş Ocağı‘nda eşiyle birlikte taş çıkarıp sattı. Hıdır Toprak’ın kamyonuna taşları birlikte yüklediler. Yaklaşık on yıl boyunca bu ağır işi omuz omuza yaptılar. Bahar aylarında köylerdeki yaban armudu ve elma ağaçlarını aşılardı. Pülümür Ziraat Müdürlüğü (Ziraatçi Hasan Aydın) bu hizmet karşılığında kendisine ödeme yapardı.

1981’de YİBO yakınlarında Seyfi Özyol’dan yer aldılar ve üç odalı, çitli bir toprak ev yaptılar. İstanbul’dan getirdiği üç tekerlekli el arabası ve bileme çarkı, hayatlarının yönünü değiştirdi. Eşiyle birlikte Boğalı’ya (Zimage) giderek seyyar satışa başladılar. Saray mahalle mahalle dolaşır, Dursun çeşme başlarında bıçak ve balta bilerdi. İlk müşteriler böyle geldi; ardından iş büyüdü.
Köylerde genellikle üç–dört gün kalırlardı. Köylüler onları misafir ederdi. Bazen işler yolunda gitmezdi. Balpayam’da (Deşte) bir geceyi, jandarmanın yardımıyla Mehmet Acem’in evinde geçirdiler. Erzincan köylerinde zaman zaman yol kenarında, battaniye sererek uyudukları olurdu. Zamanla tanındılar, sevildiler.
Erzincan, Tunceli ve Elazığ’ın neredeyse tüm köylerini dolaştılar. Başlangıçta kendilerine “Çingene” diyenler olsa da, zamanla güven kazandılar.

1983’te İstanbul Maltepe’den, Bilok Kardeşler’den 214 bin liraya Java Ceylan 250’lik motosiklet aldı. Bıçak, makas, balta bilemenin yanı sıra küpe, saat, zincir ve boncuk gibi eşyalar da satıyorlardı. Satış işini çoğunlukla Saray yapıyordu; kazancı eşininkinden fazlaydı.

Yollarda yaşananlar her zaman sorunsuz değildi. Pülümür Büyükçeşme’de hayır için bıçak bilerken motosikleti park yerinden uzağa götürüldü. Motosikletin yerine kendi aracını park eden minibüsçü Dursun’la tartışmaya başladı. Eşiyle tartışan minibüsçüye Saray kafa atmış, adam dereye yuvarlanmıştı. Elazığ Kamışlı köyünde misafir oldukları bir evde yaşanan gerilim üzerine gece yarısı oradan ayrılmışlardı.
1985’te bir evden elektrik alarak çalışırken fişin çekilmesi Saray’ı derinden yaraladı. Bunun üzerine jeneratör almaya karar verdiler. Trabzon’dan Kawasaki jeneratör aldılar; dönüşte aynı evin önünde jeneratörle çalıştılar. Ev sahibi daha sonra özür diledi.
Saray Hanım 2014’te hastalandı. 26 Ocak 2016’da Bursa Şevket Yılmaz Hastanesinde yaşamını yitirdi. Onun ardından köylere gitmeyi bıraktı. Bugün yalnızca arada bir iş çıktığında çalışıyor. Hiçbir sosyal güvencesi yok; yalnızca 65 yaş aylığıyla geçiniyor.
Yaşamı boyunca uğradığı haksızlıkları sorguladı. İnsanı ve doğayı koşulsuz sevmeyi ilke edindi. Dil, din, ırk ayrımına karşı net bir duruş sergiledi. Tarihe ve arkeolojiye ilgi duydu; gezip gördüğü coğrafyaya âşık oldu. Onun için memleketinin her taşı altın değerindeydi.

Bugün Pülümür’de, mütevazı bir evde tek başına yaşıyor. Kuzine sobası, 1966 yılında Kadıköy’den 745 liraya (iki aylık maaşı) aldığı transistörlü bir radyo, duvara asılı Hz. Ali ve On İki İmam fotoğrafları, birkaç parça eşya… Hepsi bu.
Yıkılmaya yüz tutmuş evden birlikte ayrılıyoruz. Gençlik yıllarımızda koşarak inip çıktığımız yokuşu ağır adımlarla iniyoruz. Ayrılık vakti geliyor. Sarılıyoruz. Yüreği güzellikler için çarpan Pülümür’ün başı dik zanaatkârına son bir kez el sallıyorum.



(Körfez, 14 Ocak 2026)




