
Hüseyin Canerik
1967 yılı yazı sona ermek üzereydi. İlk resmî TV kanalı yayına başlamıştı. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, kendisine “baba”, “beyefendi”, “paşam” biçiminde hitap edilmesini yasaklamıştı. İzmir Radyosu’nun orta dalga yayınları dinleyiciyle buluşmuştu. Sovyetler Birliği Venüs’e uzay aracı göndermişti.

Yüksek rakımlı köy ve mezralarda yaşayan bazı köylüler bu gelişmelerden habersiz, günlük yaşam telaşına düşmüştü. Küpeli köylüsü de onlardan biriydi. Köy, irili ufaklı mezralardan oluşuyordu. Doğada yetişen ceviz, ahlat ve alıç köylülerin vitamin ve mineral kaynağıydı. Kuşburnu zengini bu köylerde, kuşburnunu işleme kültürü henüz yerleşmemişti. Dağınık yerleşim birimlerinden oluşan köyde kendi kendine yeten tarımsal üretim ve hayvancılık yapılırdı. Kadınlar boncuk oyası işlenmiş tülbent takar, gelinler yıllarca kayınbabaları ve kayınvalideleriyle konuşmazdı.

Küpeli köyü Korte mezrasından Ali, köylüsü Hıdır’ın karısı Fatma’ya göz koymuştu. Ali evliydi, baba olmuştu. Ailenin şımartılan oğluydu; akıl almaz davranışlarına sessiz kalınır, bir anlamda ödüllendirilirdi. Söylentilere göre mezrada bazı kadınlarla ilişkisi vardı. İlişkinin Hıdır’ın karısı tarafından öğrenildiğini düşünen Vilike, Ali’yi,
“Şunun icabına bak, yoksa başımız derde girecek,” diye kışkırtmıştı.

Ali o günden sonra Fatma’ya sahip olmak için fırsat kollamaya başladı. Kadın tarlaya giderken, hayvanlarının peşinden koşarken kendisini izleyen bir çift gözün farkında değildi. Ali kadınla birkaç kez karşılaşmış, niyetini açık etmişti. Fatma bu tür ilişkilerden rahatsızlık duyan bir kadındı. Bir gün peşinden gelen Ali’ye elindeki nacağı gösterdi:
“Peşimi bırak, yoksa seni öldürürüm!”
Bir bebek annesi, şımarık adamın isteğini kesin bir dille reddetti. O günden sonra sürekli tetikteydi. Kendisine musallat olan adamdan uzak durmak için daha dikkatli davranmaya başladı; onunla karşılaşmamaya özen gösteriyordu.

Sonbaharın kapıyı çaldığı günlerdi. Hıdır, köyde işlerin iyice azaldığı bir sırada bazı ihtiyaçları karşılamak için yola çıkmaya hazırlanıyordu. Eşinden evin gereksinimleri hakkında bilgi aldı. Karısına sarıldı, minik bebeğine öpücük kondurduktan sonra evden ayrıldı. Yürüyerek bucağa geldi. Erken saatte açılan kahvehanede çay içti, ardından Erzincan’a gitti. İşlerini o gün bitiremediği için köyüne dönemedi.
Ali için fırsat doğmuştu. Korte’den akşamüstü sessiz adımlarla yola düştü. Kimseye görünmeden yakın mesafedeki Murtu’ya vardı. Kadın evde bebeğiyle baş başaydı. Hayvanlarını sağdı, sütü bakır bakraca doldurdu. Kaynatmak için ocağa koydu. Sacayağının üzerindeki bakraçta kaynayan sütün taşmaması için bir süre başında bekledi. Sütü çocuğun erişemeyeceği bir yere kaldırdı. Bir süre sonra sağ işaret parmağıyla sütü yokladı:
“Mayalama vakti geldi,” dedi.

Çinko kâseye koyduğu birkaç kaşık yoğurdu süte karıştırdı. Bakracın kapağını kapattı, üzerini örttü. Evin ahşap kapısını arkadan sürgüledi. Odaya çekildi. Bebeğini emzirdi, yanına yatırdı. Çiviye asılı 14 numaralı gaz lambasını söndürdü. Eşi evde olmadığından yorgun bir gün geçirmişti. Derin bir uykuya daldı.
Evin çevresinde gizlenen Ali sağı solu kolaçan etti. Evler dağınık ve birbirinden uzaktı. Meşe ormanı köyü çepeçevre kuşatmıştı. Şelaleye hayat veren dere mezraların ortasından geçiyordu. Toprak damlı, bazıları iki katlı taş yapıların pencerelerinden süzülen ışıklar birer birer söndü. Yaklaşık bin üç yüz rakımlı orman köyü uykuya dalmıştı.
Yaban hayvanlarının özgürce avlanma vaktiydi. Ormandan dereye yayılan köpek havlamaları, mezranın davetsiz konuklarının habercisiydi.
Ali sessizce evin yakınına sokuldu. Zifiri karanlıkta ağır ağır eve yöneldi. Kapıyı yokladı; sessizce açamayacağını anladı. Boyu hizasındaki pencereyi zorlanmadan açtı. İçeri girerken ayağı bir cisme takıldı. Sessizliği bozan gürültü genç kadını uyandırdı. Korkuyla yataktan fırladı:
“Lao sma kame! Hey siz kimsiniz!”

Yürek atışları gecenin sessizliğinde duyuluyordu. Elleriyle kibriti yokladı. Lambayı yaktığında hayalet yatak odasına kadar gelmiş, kadının karşısına dikilmişti. Uzun süredir yastığının altında sakladığı nacağa uzandı. Ali,
“Benden kaçamazsın artık,” diyerek kadına yaklaştı.
Dakikalarca boğuştular. O sırada lambanın camı kırıldı, göz gözü görmüyordu. Kadının çığlıklarına bebek ağlaması karıştı. Saldırgan, ele geçirdiği kısa saplı baltayla kadını ağır yaraladı. Fatma’nın çığlığı kesildi; hareketsiz biçimde yatağa düştü.
Ali, kadının öldüğünü düşünerek evden uzaklaştı. Derede elini yüzünü yıkadıktan sonra evinin yolunu tuttu.
Köylüler sabah gün ağarır ağarmaz uyanır, hemen işe koyulurdu. Kadınların sabah ilk işi, yoğurdu deri yayıklara doldurmak ve yaymaktı. Yayıklardan çıkan sese horoz ve kuş sesleri eşlik ederdi. Sabah güneşinin ilk selamladığı köyde Hıdır’ın evinin kapısı kapalıydı. Hayvanlar dışarı çıkarılmamıştı. Komşu kadınlardan biri eve yöneldi. Evin hanımına seslendi ama karşılık alamadı. Kapıyı itti; sürgülü değildi. İçeri girdiğinde büyük bir sarsıntı geçirdi. Fatma kanlar içindeydi. Bebek, annesinin kanlı memesini emiyordu.

Beser Hanım var gücüyle bağırdı:
“Fatma’yı öldürmüşler! Çabuk gelin!”
Tereyağını soğuk suyla yıkayan kadınlar işlerini yarıda bırakıp olay yerine koştular. Köyün deneyimli yaşlılarından biri, kanlar içinde yatan kadının nabzını tuttu. Kadın yaşıyordu ama bilinci yerinde değildi. Genç bedenden süzülen kan yastığının altına işlemiş, toprak zemine sıçramıştı.
Kara yolu ulaşımı olmayan köye, orman içi patikadan gidilirdi. Erkeklerin iki sağlam meşe odununu battaniyelerle sedyeye dönüştürmesi birkaç dakika sürdü. Yaralı, sedyeyle bucak merkezine koşar adım taşındı. İki saat süren yorucu yolculuğun ardından Sağlık Ocağına götürülen kadına ilk müdahale yapıldı. Durumu ağır olduğundan ciple hastaneye sevk edildi.

Bilinci yerine geldiğinde olayı tüm ayrıntılarıyla eşine anlattı. Haftalar süren tedavinin ardından iyileşti. Bu arada bölgenin ileri gelenleri toplanmış, olayın barışçıl biçimde çözüme kavuşması için çaba harcamıştı. Hıdır yaşananlardan sarsılmıştı. Bölgenin ağır topları, olayın sonu gelmez bir kan davasına dönüşeceğini düşünüyordu. Bu nedenle mümkün olduğunca kısa sürede çözüm üretmeye çalıştılar. Hıdır, güç de olsa ikna edildi.
İki aile arasında bölgede kardeşlikten de öte bir “ikrar” bağı kuruldu. Buna “Pırozuna Mehemed” (Muhammed’in Eleği) adı verilirdi.
Hıdır, olaydan sonra Ali’yi her gördüğünde öfkeleniyordu. Yüzünü bile görmek istemediği adamla karşılaştığında, acı öykü belleğinde yeniden canlanıyordu. “İkrarlık” elini kolunu bağlamış, onu sessizliğe mahkûm etmişti.

Bir gün karakoldan haber geldi; komutan Hıdır’ı çağırmıştı.
“Bak Hıdır,” dedi, “Ali’nin cinayet girişimiyle ilgili hemen her şeyi biliyoruz. Elimizde ne kanıt ne de tanık var. Al şu tabancayı, o şerefsizi vur; olayı ben kapatırım.”
Hıdır, çay bardağını titreyen eliyle mika tabağa koydu. Ezildi, küçüldü, kayıplara karışmak istedi.
“Komutanım,” dedi, “ikrarlık elimi kolumu bağlamış durumda…”
Ceketinin yanlış iliklenmiş düğmesiyle oynadıktan sonra sehpadaki şapkasına uzandı. Kapıyı kapatmadan önce taş yapılı karakoldan komutanın son sözleri duyuldu:
“Fikrin değişirse çekinmeden yanıma gel.”
Olay, kayıtlara kaza sonucu yaralanma olarak geçtiği için dosya kapatıldı.
Aradan fazla zaman geçmedi. Ali olup bitenleri çoktan unutmuş, yeniden başa dönmüştü. Fatma’yı elde etmeye kararlıydı. Sağda solda kadın hakkında konuşuyor, “İkrarlık da neymiş!” diyordu. Fatma’yla ilgili duygularını dışa vurmaktan çekinmiyordu. Bucağa giderken kendisine eşlik eden köylülere, oyun masasındaki arkadaşlarına Fatma’dan söz ediyordu. Bu söylentiler Hıdır’ın da kulağına gitmeye başlamıştı.

Rahatsız edici davranışların giderek artması Hıdır için bir dönüm noktası oldu. Hemen her gün ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Kahvehanede uluorta yapılan bir konuşmadan haberdar olduğunda kararını verdi: Ona en ağır cezayı verecekti. Zaman kolluyordu.
Hızır ayıydı. Ormanla kaplı coğrafya karla örtülmüştü. Evlerin pencereleri kardan görünmez olmuştu. Köylüler bu ayda oruç tutar, lokma dağıtır, hâli vakti yerinde olanlar kurban keserdi. Çocuklar büyüklerinin elini öper, harçlık (xeylas) alırdı.
Ali kutsal ayda kurban kesmiş, dağıtmak için karlı patika yola düşmüştü. Hıdır, dereden geçerken klam söyleyen Ali’nin yolunu gözlüyordu. Yaklaştığında yolunu kesti, sağda solda söylediklerini yüzüne vurdu. Ali elindeki sopayla Hıdır’ın koluna vurunca kavga başladı. Kaçarken kara saplandı ve yüzü koyun yere düştü.
Hıdır elindeki bıçağı Ali’nin sırtına defalarca sapladı. Kara gömülen adamın güçlükle çıkardığı çığlığı serçeler bile duymadı. Vücuttan süzülen kan, karı eriterek toprağa ulaştı.
Sırtta kinkor/kunkor (çaşır/çarçır) taşıyan iki köylü yoldan geçerken Ali’nin cansız bedenine rastladı. Kar tanecikleri soğuk bedenin üzerini ince bir tül gibi örtmüştü.
Annesi, olay yerinde inceleme yapan savcı ve jandarmanın yanında ağıt yakıyordu. Savcı kadının söylediklerini merak edip sordu:
“Bu kadın ne diyor?”
Kasketi yana kaymış bir köylü savcının merakını giderdi:
“Oğlumu komşu köye gömün, intikamını alacağız!”
Savcı yanındaki karakol komutanının kulağına eğildi:
“Ali’yi kimin ölüme sürüklediği şimdi daha iyi anlaşıldı.”
Hıdır, kendisine tabanca uzatan komutan ve iki er eşliğinde adliyeye götürüldü. Bilekleri kelepçelenmişti. Fatma, bir gece vakti uğradığı saldırıdan daha ağır bir yıkımla karşı karşıyaydı. Bebeğine sımsıkı sarıldı; göz pınarlarından süzülen damlalar miniğin yanağından akan yaşlara karıştı.

Hıdır, işlediği cinayetin bedelini on sekiz yıl hapis yatarak ödedi. Annesinin kanlı memesini emen bebek, babası içerdeyken yaşama gözlerini yumdu. Ağarmış saçları ve küçülmüş bedeniyle cezaevinden çıkan Hıdır, yalnızlığın o kahredici gerçeğiyle baş başa kalmıştı artık.
Küpeli, o cinayetten sonra yaban hayvanlarına terk edilmişti.
Bir zamanlar soğuk kış günlerinde toprak damlı evlerin bacalarından yükselen duman artık tütmez olmuştu. Yapıların tamamı birer birer yıkılmış, insana dair hemen her şey toprağa karışmıştı.
*Bu öykü, Berfin Bahar dergisinin Mart 2026 tarihli sayısında yayımlanmıştır.
Sayfadaki görsellere öykünün rahat okunması amacıyla yer verilmiştir. Görsellerin, kurgu olayla herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır.






