
Hüseyin Canerik
CANCAĞIZIM,
Bugün sensizliğin 365. günü. Acım, ilk günkü gibi taze. Yokluğun, amansız bir hastalık, sarmış tüm bedenimi.

Önümde iki beyaz torba; Doğubayazıt’tan gönderilmiş, Gürbulak Jandarma imzalı… 2 Şubat’ta ulaştı evine; çoktandır kapısını çalamadığın, sıcak bir çorba içemediğin, yatağına başını koyamadığın evin. Çalışır durumdaki saatin, yırtık bir kâğıda düştüğün notun, rehberin, cebinde ikiye ayrılmış 20 liran…
İki minik torba, sırtımda ağır yük, atmış yıllık ömrümü katlayan kederler…

Önümde, uzun ince parmaklarınla kapıyı açmanı bekleyen anahtarlık; Derince Çenesuyu İlköğretim Okulundayken kullandığın: Erinç Canerik, 7/A

12 yaşındaydın o zaman. Okul yolu bugünkünden daha güvenli sayılırdı, Evden seni uğurlarken, hoşlanmasan da, uyarmayı ihmal etmezdim:
Arabalara dikkat et!
Kurşuna yenik düşeceğini aklımdan geçirmezdim.

Tıraş olmayı sevmezdin. Bir bahaneyle evden çıkar, Yenikent Venüs İş Merkezindeki Berber Yavuz’a götürürdüm. Berbere yaklaştığımızda kıyameti koparır, koltuğa oturduğunda uyurdun.
Bir sınır karakolunda, acemi arkadaşına tıraş olduktan birkaç gün sonra bize veda edeceğini nerden bilebilirdim. Sargıyla gizlenmiş siyah kısa saçların, ebediyen kapanan gözlerin kesintisiz yürek sızım şimdi.

Sobayla ilk kez 25’inde tanıştın. Nöbet kulübesinde kahverengi kömür sobasına ısınmak için uzattığın ellerinin izini saklayan piyanondan yayılan ezgi, yüreğimi dağlıyor:
“Yiğidim aslanım burada yatıyor.”
Piyanon bıraktığın yerde öylece duruyor.

Senin ve Hatem dedenin yeteneklerini sergileyen, panoya işlediğiniz yelkenli gemi ile martılar, piyanonun sağında duvara asılı hâlde duruyor. Sol üst köşede çivilerle adın yazılı: ERİNÇ

Gözü yaşlı seyrediyorum; sesini, kokunu, soluğunu saklayan nesneleri. Dedenin hazırladığı çalışma planındaki notlar, sonsuzluğa uğurladığımız dede-torunun kısa süren mutlu yıllarından armağan.

Evlat acısı, bir tür amansız hastalık gibidir, ilacı ve çaresi olmayan.
Çalınmış sevincim, yüreğim buruk.
Bu kışı köy mezarlığında yalnız geçirdin. Pülümür Mezra Köyü Mezarlığı suskun, dili tutulmuş Taht’ın. Köyde üç beş yaşlıdan başka kimsecikler yok. Karda kaybolmuş mezarını Songül halanla birlikte ellerimizle temizliyoruz.
Doğubayazıt’ın erişimi güç dağlarında yankılanan çığlığınla kendi ölümüme tanık oluyorum:
Babaaaaaaaa!
Yaşama sevincimi birkaç metrekarelik mezarına gömüyorum.












