ALMAN ETNOLOG ALEXA GADE, 1979 YILI TÜRKİYE İZLENİMLERİNİ YAZDI: AHMET AKSU, PÜLÜMÜR KARAGÖZ (GURIK),  ERZİNCAN DEMİRPINAR  VE GİRLEVİK KÖYLERİNDEN NOTLAR

ALEXA GADE

1979 Türkiye Gezisinden Günlük Notlar

21 Temmuz 1979, Cumartesi – Elazığ Otogarı

İşte Şimdi Elazığ’da Mahsur Kaldık

Dün sabahın erken saatlerinde İskenderun’dan otobüsle doğuya doğru yola çıkmıştık. İstikametimiz, Yusuf’un memleketi olan Erzincan yakınlarındaki küçük bir köy: Demirpınar.

Yusuf Almanya’ya 1970 yılında gelmişti; başlangıçta elinde geçerli belgeler olmadan, kaçakçılar aracılığıyla İsviçre’ye kadar ulaşmıştı. Ailenin en büyük oğlu olarak, misafir işçi sıfatıyla Almanya’ya gidip ailesine maddi destek sağlamak üzere seçilmişti.

Annem, bir arkadaşının ricası üzerine, yolculuğun son etabında ona oldukça maceralı bir şekilde eşlik etmişti. Onu İsviçre’de Karmann Ghia marka arabasıyla almış, karanlıktan faydalanarak —ve yasa dışı yollardan— sınırdan geçirip Almanya’ya, Nidda’daki evimize getirmişti.

(Soldan sağa) Alexa Gade ve arkadaşı Ilona, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade arşivi

Yusuf buraya neredeyse hiçbir şeyi olmadan gelmişti. Tek varlığı, üst üste giydiği kıyafetlerden ibaretti; sahip olduğu her şey tek bir plastik torbaya sığıyordu.

Yusuf bir süre bizim evde yaşadı.

Ancak kısa süre içinde, onun için çalışma ve oturma izni almanın ne kadar zor olduğu anlaşıldı. Başlangıçta, Fransa’nın Nancy kentindeki Alman konsolosluğundan gerekli belgeleri temin etmeye çalıştık ama sonuç alamadık; o dönemde orası, bilenlerin birbirine fısıldadığı bir tür “gizli ipucu” niteliğindeydi.

Nihayetinde Yusuf’un şansı döndü. Öğretmen olan annem ona kefil oldu. Ayrıca Nidda’da bir boya ustasının yanında yardımcı olarak iş bulmasını da sağladık.

O zamanlar durum bir kısır döngü gibi görünüyordu: İş yoksa oturma izni yoktu, oturma izni yoksa çalışma izni de alınamıyordu. Bulunan iş ve annemin kefaleti sayesinde bu döngü nihayet kırıldı.

Yusuf boş zamanlarında büyükannemle dokunaklı bir özveriyle ilgileniyor; ona çay getiriyor ve daha dile getirmeden her isteğini yerine getiriyordu. Köpeğimizi besliyor, bahçe işlerine yardım ediyor ve nerede ihtiyaç duyulsa elinden geleni yapıyordu. Ona Almanca öğretmeye ve tamamen yabancı olduğu bu yeni ortama alışmasını kolaylaştırmaya çalışıyorduk. Buzdolabı, elektrikli ocak veya sifonlu tuvalet gibi pek çok gündelik şey ona hiç tanıdık gelmiyordu.

Onun katetmek zorunda kaldığı o muazzam kültürel mesafeyi ancak zamanla fark edebildik. Onun için her şey yeniydi; buna rağmen şaşırtıcı bir hızla öğreniyordu. Tüm bu süreç boyunca her şeyi, derin —ve zaman zaman insana kendini mahcup hissettirecek denli içten— bir minnet duygusuyla karşılıyordu.

Yusuf’la tanışmak ve onunla geçirdiğim zaman; Türkiye’ye, kültürüne ve orada yaşayan insanlara olan ilgimi uyandırdı. Onun anlattıkları sayesinde, daha önce bana tamamen yabancı olan bir dünyaya dair ilk izlenimlerimi edindim. Daha fazlasını öğrenmek; onun nereden geldiğini ve ailesinin nasıl bir yaşam sürdüğünü anlamak istiyordum

İşte bu yüzden, Marburg’daki Avrupa Etnolojisi eğitimim sırasında Türkiye üzerine çeşitli seminerlere katıldım. “Misafir işçi” olarak adlandırılan kesime, Türkiye’deki toplumsal değişimlere ve özellikle de kadınların değişen rolüne odaklandık.

1970’lerin sonlarına gelindiğinde, bu kişisel bağ ve konuya duyduğum akademik ilgi, bende Türkiye’ye bizzat gidip ülkeyi yerinde görme arzusu uyandırdı.

Erzincan Ovası, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Arkadaşım Ilona ve ben, sonunda Yusuf’un ailesini ziyaret etmeye ve bir süreliğine bir Türk köyündeki yaşamı deneyimlemeye karar verdik.

Yolculuğumuz bizi önce İstanbul’a götürdü. Ardından, Stadtallendorf’tan tanıdığımız Türk arkadaşlarımızı Yalova’da ziyaret ettik ve Karadeniz kıyısındaki Karasu’ya kısa bir gezi yaptık. Oradan Antalya’ya geçtik ve nihayetinde Mersin üzerinden İskenderun’a giden bir Türk Denizcilik İşletmeleri gemisine bindik.

İskenderun’dan itibaren otobüs ve dolmuşla; Kahramanmaraş, Malatya, Elazığ ve Tunceli üzerinden geçerek yaklaşık 900 kilometrelik bir mesafeyle Erzincan’a kadar gitmeyi planlıyorduk.

Pülümür Çayı.

O dönemde oralara seyahat etmek hiç de kolay değildi. Ekonomik durum kötüydü, yakıt sıkıntısı yaşanıyordu ve siyasi atmosfer gergindi. Huzursuzluklar, yol kesmeler ve askeri kontrol noktaları sıkça karşılaşılan durumlardı.

Biz de kısa süre içinde bu sıkıntıların etkisini hissedecektik.

İskenderun’daki son akşamımızı “Güneş Palas”ta geçirdik. Orada, inanılmaz bir rakam olan 2 bin  Türk Lirası —yani kabaca 140 Alman Markı— karşılığında akşam yemeği yedik!

Bir masa dışında restoran tamamen boştu. Orada tek başına oturan bir Türk beyefendi vardı. Başta ona pek dikkat etmemiştik. Ancak aniden, neredeyse kusursuz bir Almancayla bize seslendi.

Konuşmamıza kulak misafiri olduğu için özür diledi. Ertesi gün Erzincan’a doğru yola çıkma niyetinde olduğumuzu böyle öğrenmişti. Aslen Erzincanlı olduğunu ve kendisinin de oraya gitmeyi planladığını anlattı. Kendini Ahmet Aksu olarak tanıttı ve Erzincan’a birlikte taksiyle gitmeyi teklif etti.

Ahmet Aksu’nun, İskenderun Güneş Palas’ta bir rastlantı sonucu tanıştığı Alman Etnolog Alexa Gade’ye kendi el yazısıyla verdiği adres, 1979.

Nazikçe reddettik.

Belki de fazla temkinli davranıyorduk; ya da belki de gayet mantıklı hareket ediyorduk. Ne de olsa, evden uzakta ve yapayalnız iki genç kadındık.

Ertesi sabah otobüs terminaline gittik. Sıkça rastlanan bir durum olduğu üzere, bize şoförün hemen arkasındaki koltuklar verildi; bunun bir güvenlik önlemi olduğu ima edilmişti. Otobüsteki tek turistler bizdik; üstelik yanlarında erkek bir refakatçi olmadan seyahat eden kadınlardık.

Kahramanmaraş’ın girişinde otobüsümüz askerler tarafından durduruldu. Bir önceki Aralık ayında orada korkunç bir katliam yaşanmıştı. Tüm yolcuların araçtan inmesi, belgelerini göstermesi ve bagajlarını açması gerekiyordu. Askerler silah arıyordu.

Sırt çantalarımız da didik didik arandı.

Yaklaşık 220 kilometre daha yol katettikten sonra Malatya’ya vardık ve geceyi Hotel Sinan’da geçirdik.

Bu sabah erkenden bir dolmuşla Elazığ’a doğru yola koyulduk. Yolculuk yaklaşık 100 kilometre sürdü. Yolun büyük bir kısmı asfaltsızdı. Zaman zaman, coşkun akan buz mavisi Fırat Nehri’nin hemen kıyısından ilerledik.

Pülümür Vadisi.

Yol üzerinde, suyun içinde ters dönmüş bir otobüs gördük. Korkunç bir manzaraydı! Neyse ki, gelen bilgilere göre araçta yolcu yokmuş.

Ve işte şimdi Elazığ Otogarının arka tarafındaki bir çay evinde oturuyoruz. Burası kadınların ve ailelerin de oturabildiği bir yer; oysa ön taraftaki alan neredeyse tamamen erkeklere ayrılmış durumda.

Dolmuşumuz daha ileri gitmiyor; yakıt kalmamış.

Tunceli’ye giden —ve oradan Erzincan’a devam edecek olan— bir otobüsün altı veya yedi saat sonra kalkması bekleniyor. Bunun gerçekten doğru olup olmadığını ise kimse kesin olarak bilmiyor.

Otogardaki o hareketliliğin fotoğraflarını çekmeyi çok isterdim: bavulları, çuvalları ve sepetleriyle insanlar; satıcılar; otobüsler ve bekleyen yolcu kalabalığı…

Ancak fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Askerler etrafta devriye geziyor ve her şeyi kontrol ediyor.

Hava sıcak. Ortalıkta mazot, toz ve ağır tütün kokusu var. İçinde bulunduğumuz yılın siyasi gerilimini neredeyse her yerde hissedebiliyorsunuz.

Erzincan Urartu Oteli, 1992 Depreminde yıkılmıştı. Fotoğraf: Alexa Gade

Şansımız yaver giderse —ve otobüs yol boyunca çok fazla duraklama yapmazsa— bu akşam saat 21.00 civarında Erzincan’a varabiliriz. Belki de yeni tanıştığımız maden sahibi Ahmet Aksu, Urartu Oteli’nde bizi bekliyor bile olabilir.

Demirpınar’a ulaşmamıza sadece yolculuğun son bir etabı kaldı.

Yusuf’un ailesiyle tanışmak ve neredeyse on yıl önce terk ettiği köyü görmek için büyük bir heyecan duyuyorum.

25 Temmuz 1979, Çarşamba – Pülümür yakınlarında, yüksek dağlarda

Son birkaç gün içinde yaşananları mümkün olduğunca doğru ve kronolojik bir sırayla yazıya dökmeye çalışıyorum. Şu anda dağlarda, yaklaşık 2 bin metre rakımda bir evde kalıyoruz.

Pülümür Geçidi. Fotoğraf: Pülümür Haber arşivi

Erzincan’a beklenenden çok daha geç vardık.

Dağların arasına tablo gibi yerleşmiş Tunceli’yi geride bıraktıktan sonra yol giderek yükseldi. İlerleyen kısımlarda yolun bazı bölümleri sadece çakıldan ibaretti. Başımızın üzerinde yükselen dağların en yüksek zirveleri, yazın ortasında olmamıza rağmen hâlâ karla kaplıydı.

Derin vadiler, dik kayalıklar ve bitmek bilmeyen keskin virajlar.

Pülümür Vadisi.

Nefes kesici güzellikte!

Çakıllı yolun yer yer genişliği ancak tek bir aracın geçmesine yetiyordu. Karşı yönden bir otobüs ya da kamyon geldiğinde, araçlardan birinin durması gerekiyordu; ardından da —bazen uçurumun tam kenarında— ileri geri manevra yapma süreci başlıyordu.

Neyse ki hava çabuk karardı da o dik yamaçları artık göremiyorduk…

Erzincan’a girerken askerler bizi bir kez daha kontrolden geçirmek üzere durdurdu. Bu sefer, şoförün hemen arkasındaki koltuklarımızda oturmamıza izin verildi. Pasaportlarımız ve bagajlarımız da kontrol edilmedi.

Erzincan’ın ünlü Urartu Oteli, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Ne yazık ki “Urartu Otel”de bizi bekleyen kimse yoktu. Adımıza bir oda da ayrılmamıştı.

Yorgun ve bitkin bir hâlde, sonunda kendimizi otel odamızda otururken bulduk. İki günlük otobüs yolculuğu ve otobüs ya da dolmuş beklerken geçen o bitmek bilmeyen süreler bizi gerçekten çok yıpratmıştı. Oda servisi bile ancak üç kez aradıktan sonra yanıt vermişti.

İskenderun’dan ayrıldığımızdan beri köyleri merakla gözlemliyorduk. Buralarda, dağlık arazide evler genellikle birbirinden oldukça uzak, dağınık bir şekilde konumlanmıştı; toplu yerleşimlere pek rastlanmıyordu. Evlerin çoğu; moloz taş, çamur ve ahşap kullanılarak inşa edilmiş, düz çatılı ve tek katlı yapılardı.

Varış noktamıza yaklaştıkça içimizi bir belirsizlik kaplıyordu.

Aniden, bir Türk köyünü ziyaret etme —hatta orada geceleme— fikri artık eskisi kadar cazip gelmemeye başladı. Yol boyunca çok çeşitli insanlarla karşılaşmıştık: Parlak renkli giysiler içindeki Kürt kadınları ve çocuklarının yanı sıra, baştan aşağı siyahlar giymiş, yüzleri örtülü kadınlar da görmüştük.

Pülümür Karagöz (Gurık) köylüleri, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade, 1979

Tüm bunlar bize yabancıydı ve bizi huzursuz ediyordu.

Öte yandan, hedefimizden öylece vazgeçmek de istemiyorduk. Ne de olsa doğuya tam da bu yüzden gelmiştik; sadece büyük şehirleri ve otelleri görmekle kalmayıp kırsal yaşamı da deneyimlemek istiyorduk.

Önce köye bagajlarımız olmadan gitmeye karar verdik. Etrafı şöyle bir inceleyip, gerçekten orada geceleyip gecelemeyeceğimize sonra karar vermek istiyorduk.

Ertesi sabah telefon sesiyle uyandık. Arayan Ahmet’ti!

Bizi kahvaltıya davet ediyordu. Demek ki değerlendirmemiz haklıymış. Kısa bir süre sonra, otelin geniş kahvaltı salonunda bizi nazikçe bekliyordu.

Üçümüz de onu yeniden gördüğümüze çok sevindik.

Sanki o salonda Ahmet âdeta bir divan yönetiyordu. İnsanlar içeri giriyor ve —doğrudan yüzüne bakmadan— kapının önünde ondan gelecek bir işareti bekliyorlardı; ardından hafifçe eğilerek yanına yaklaşıyor, sorularını alçak sesle yanıtlıyor ya da ancak o işaret ettiğinde raporlarını sunuyorlardı.

Ahmet, bir önceki akşam bizimle buluşamadığı için defalarca özür diledi. İskenderun’dan Erzincan’a gelirken bir dizi farklı taksi kullanmak zorunda kalmıştı; yakıt sıkıntısı nedeniyle tam beş kez araç değiştirmek zorunda kalmıştı!

Pülümür Karagöz (Gurık) köyü, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Biz de yolculuğumuzu otobüs ve dolmuş kullanarak, üstelik bir gece konaklamalı şekilde iki günde tamamlamıştık; yine de ondan önce varmıştık.

Ahmet, tüm yolu otobüsle katetmiş olmamıza büyük hayranlık duydu. Kendisiyle birlikte taksiyle gelme teklifini neden geri çevirdiğimizi bir türlü anlayamıyordu.

Kahvaltı sırasında, önümüzdeki günleri nasıl değerlendirebileceğimizi konuştuk.

İlk iş olarak, Demirpınar’ın tam olarak nerede olduğunu öğrenmemiz gerekiyordu. Pazar günü olması ve postanenin kapalı bulunmasına rağmen, Ahmet çok kısa bir süre içinde izlememiz gereken rotayı öğrenmeyi başardı.

Onun Erzincan’da ne denli büyük bir nüfuza sahip olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlıyorduk.

Köye yapılacak geziyi de o organize etti. Bize, şoförü İsmail ile birlikte bir “arazi aracı” —bir Chevrolet Jeep— ayarladı.

Bu harika bir fikirdi.

Aynı günün ilerleyen saatlerinde İsmail ile yola koyulduk.

Erzincan, Doğu Anadolu’nun yüksek kesimlerinde, Fırat Nehri’nin ana kollarından biri olan Karasu’nun kuzey kıyısı boyunca uzanan geniş bir ovada yer alır. Yaklaşık bin 200 metre rakımda bulunan şehrin nüfusu 80 bin civarındadır.

Erzincan Depremi, 1939. Fotoğraf: Erzincan Barosu

1939’daki yıkıcı depremin ardından şehir neredeyse baştan aşağı yeniden inşa edildiği için, geriye neredeyse hiç eski yapı kalmamıştır. Sokaklar ızgara planına göre düzenlenmiştir ve deprem riski nedeniyle evlerin çoğu tek katlıdır; yalnızca ana cadde üzerindeki birkaç bina üç veya dört katlıdır.

Görünüşe göre Sürperen adıyla da bilinen Demirpınar, Erzincan’a yaklaşık 30 kilometre mesafede, Erzurum yönüne giden ana yolun yakınında yer almaktadır.

İnanılmaz derecede meraklı ve heyecanlıydık.

Planımız basitti: bir selam verip çay içmek ve köye şöyle bir göz atmak istiyorduk. Sonrasında, geceyi gerçekten orada geçirip geçirmeyeceğimize karar verecektik.

Ana yoldan ayrılıp İsmail birkaç kişiye yol sorduğunda, gelişimizin çoktan duyulduğu hemen anlaşıldı.

Görünüşe göre tüm köy durumdan haberdardı.

Dikenli tellerle çevrili bir askeri karakolun yanından geçip dar ve şaşırtıcı derecede verimli bir vadiye girdik. Küçük tarlalar ve —özellikle de kavaklar olmak üzere— sayısız ağaç bir derenin kıyısı boyunca uzanıyordu. Köy, çok sayıda meyve ağacının arasında yer alıyordu; belki on veya yirmi ev ve bunların yanındaki ahırlardan ibaretti.

İsmail, köy meydanında kuyunun yanında durdu.

Yavaşça —biraz tereddütle ve kendimizden pek de emin olmayarak— araçtan indik.

Kendini tanıtmak amacıyla Yusuf, kendisinin ve eşinin yer aldığı bir vesikalık fotoğrafı ortadan ikiye bölmüştü. Bir yarısını ailesine göndermiş, diğerini ise bize vermişti.

Hemen meraklı çocukların etrafımızı sardığını gördük.

Derken bir adam bize doğru yaklaştı ve kusursuz bir “Türkçe-İsviçre Almancası” karışımıyla bizi selamladı. İçten bir “Grüß Gott” ve “Grüezi” eşliğinde bizi aile evine götürdü.

Orada kadınlar ve genç kızlar tarafından karşılandık. Hemen büyük bir hareketlilik başladı. Misafir odasının kapısı açıldı ve içeri davet edildik.

Çamurlu ve tozlu köy meydanının; ev, ahırlar ve komşu ev arasında kalan avlunun aksine, misafir odası son derece temiz ve hoş bir şekilde döşenmişti.

Zeminde dokuma halılar ve kilimler seriliydi. Duvarlardan ikisinin önünde, çiçek desenli, yüksek ve oldukça sert minderli kanepeler duruyordu. İki sandalye ve renkli bir muşambayla örtülmüş bir masa vardı. Ayrıca üzerinde ahşap bir çamaşır sandığı bulunan bir gardırop ve sürgülü cam kapaklı, 1950’ler tarzı küçük bir oturma odası dolabı yer alıyordu.

Duvardaki çivilere bir gaz lambası, iki havlu, küçük bir el aynası ve plastik bir oyuncak bebek asılmıştı. Tavandan küçük bir kasetçalar sarkıyordu. Duvar rafının üzerinde ise büyük, eski bir radyo duruyordu.

Pencereyi renkli bir perde süslüyordu. Pencere pervazında, teneke saksılar ve eski gıda kutuları içinde çiçekler vardı.

Birkaç dakika içinde oda insanlarla doldu. Herkes bize merakla baktı ve hep bir ağızdan konuştu.

İsmail’in misafir odasında bize katılmasına izin verildi ve durumdan gözle görülür bir keyif aldı. Ne Almanca ne de İngilizce bilmesine rağmen, hemen arabuluculuk rolünü üstlendi.

Ahmet Aksu (soldan sağa ikinci sırada) ve Aksu ailesi. Fotoğraf: Bülent Aksu arşivi

Sürekli “Ahmet Aksu” ismi geçiyordu.

Hiçbir şey anlamıyorduk.

Yine de Ilona ve ben bir şans vermeye karar verdik; en azından bir gün bir geceliğine. Köy hoşumuza gitmişti. İnsanlar dost canlısı görünüyordu.

Otele döndüğümüzde Ahmet’le anlaştık; İsmail bizi aynı gün köye geri götürecek ve ertesi gün öğleden sonra gelip alacaktı. Ardından bizi birkaç günlüğüne Ahmet’in dağdaki evine götürecekti.

Öğle yemeğinden önce, Ahmet’le birlikte bakır eşyaların üretilip satıldığı pek çok atölyeden birini ziyaret ettik.

Ilona ve ben birer hediye seçebildik. Ahmet her şeyin ücretini ödemekte ısrar etti. Hatta bakır eşyaların üzerine isimlerimizi bile kazıttı.

Tüm bu hediyeler ve davetler karşısında kendimizi huzursuz hissettik. Minnetimizi nasıl göstereceğimizi tam olarak bilemiyorduk; ayrıca Ahmet’in bizden ne beklediğinden de emin değildik.

Pülümür Karagöz (Gurık) köyü, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Demirpınar’da Bir Gün (…)

Köydeki konaklamamız, dâhil olan herkes için yorucu geçti.

Ailenin kadınları sadece bize değil, meraklı komşulara ve ziyaretçilere de hizmet ediyordu. Durmaksızın çay, sıcak süt ve hamur işleri getiriliyordu.

Vaktimizin çoğunu, etrafımız insanlarla çevrili halde ailenin avlusunda boş boş oturarak; birkaç Türkçe kelime, el kol hareketleri ve işaret dili karışımıyla aynı soruları tekrar tekrar yanıtlayarak geçirdik.

Sadece bir gece kalmayı planladığımıza memnunduk.

İsmail’in ertesi gün saat 14.00’te bizi alması gerekiyordu.

Bekledik.

Saat 16.00 olmuştu ve biz hâlâ avludaki ahşap sandalyelerde oturuyorduk.

İsmail neredeydi?

Sonunda sırt çantalarımızı alıp ana yola doğru yürümeye karar verdik. Orada Erzincan’a giden bir dolmuşu veya taksiyi durdurmaya çalışmayı planlıyorduk.

Köylüler, tek başımıza yola çıkma fikrinden dolayı huzursuzdu. Yine de sonunda vedalaştık ve Yusuf’un ailesine en içten selamlarımızı —*çok selam*— ilettik. İmam çantalarımızı taşıdı ve ana yola kadar bize eşlik etti. Köyün çıkışından, diğerleri uzun süre bize el sallamaya devam etti.

Harmanda çalışan Karagözlü (Gurık) bir kız çocuğu, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Dağlara Doğru Yolculuk

İsmail nihayet göründüğünde, biz neredeyse taksiye binmiş bekliyorduk.

Hem benim hem de Ilona’nın üzerinden büyük bir yük kalktı.

İsmail yüzümüze bakmaya bile çekiniyordu. Yağ lekesi içindeki ellerini gösterdi ve arabanın sorun çıkardığını anlatmaya çalıştı.

Ahmet Bey’i görmek üzere dağlara doğru yola çıkmadan önce Erzincan’da biraz alışveriş yapmamız gerekiyordu.

“Ahmet Bey – *domates*, *salatalık*,” dedi ve ardından ne olduğunu anlayamadığımız başka şeyler sıraladı.

Öğleden sonra geç saatlerde, dağlara doğru yolculuk nihayet başladı.

Acaba o zaman kaç yaşındaydı? Fotoğraf: Alexa Gade

Yolculuk beş saatten uzun sürecekti.

Yaklaşık bin 500 metre rakımda bulunan Pülümür’ü geçtikten hemen sonra İsmail asfalt yoldan ayrıldı. Oradan itibaren, çakıllı bir yol bizi dağların daha da derinlerine götürüyordu.

Sonradan öğrendik ki Ahmet, maden sahalarına ve evine ulaşabilmek için yaklaşık 40 kilometre uzanan bu yolun yapımını bizzat üstlenmişti.

O noktada, önümüzde daha ne kadar yol kaldığını ya da yolun ne durumda olduğunu bilmiyorduk. Arabanın sınırlarını ne denli zorlayacağımızdan ise hiç haberimiz yoktu.

Araç pek de iyi durumda sayılmazdı. Üstelik yakıtı yine azalmıştı.

İsmail yakıt bulabilmek için ıssız çiftlik evlerinde duruyordu. Her seferinde elde edilen miktar içler acısıydı: plastik şişelere doldurulmuş sadece birkaç litre.

Karagöz (Gurık) yol güzergâhındaki Kovuklu (Harşiye) köyü.

Araba defalarca teklese de zorlu arazide ilerlemeye devam etti.

Nihayetinde, küçük bir yerleşim yerinde İsmail bir Land Rover ve bir şoför ayarladı.

Artık ortalık zifiri karanlıktı.

Arazi giderek daha engebeli bir hal alıyordu. Etrafta kayadan ve moloz yığınlarından başka pek bir şey yoktu. Dereleri geçiyor, çamur ve derin tekerlek izlerinin içinden ilerliyor, kayalık yamaçları aşıyor ve yolun tam ortasında duran devasa kayaların etrafından dolaşıyorduk.

Korkmaya başlamıştık. Yavaş yavaş, bu yolculuğa çıkmanın gerçekten iyi bir fikir olup olmadığını sorguluyorduk.

Bu yolculukta ikinci kez, Ilona’nın kırmızı İsviçre çakısını elime alıp kendimi hazırladım.

Sessizce acil durum planlarımızı konuştuk. İşler “tehlikeli” bir hal alırsa, gerekirse sırt çantalarımızı Land Rover’ın arkasında bırakıp kaçmayı planlıyorduk.

Nihayetinde sağ salim vardık.

Ahmet Bey çok endişelenmişti. İsmail’i sert bir dille azarladı ve ceza olarak onu gecenin bir yarısı geri yürüyerek dönmeye mecbur bıraktı.

Dehşete düşmüştük. Aynı zamanda, müdahale edemeyecek kadar da bitkindik.

Oh be; sağ salim atlatmıştık!

Birer viski içip yavaş yavaş sakinleştik.

Ahmet Aksu (ayakta ilk sırada) ve Aksu ailesi bir arada. Fotoğraf: Bülent Aksu arşivi

Ahmet Aksu

Ahmet Aksu kısa boylu, tıknaz yapılı, bekâr ve kırklı yaşlarının ortalarında bir adam. Gür siyah saçları pomadla sıkıca geriye yatırılmış; hatta Taft bile kullanıyor!

Dış görünüşü bana biraz Rudolf Moshammer’ı anımsatıyor.

Ahmet Aksu’nun babası, BMM 1. Dönem Erzincan Milletvekili (sağda) Hüseyin Aksu (1893-1976), annesi Hacer Aksu, Naciye Aksu ve Esma Aksu (kucakta) toplu hâlde. Fotoğraf: Bülent Aksu arşivi

Ahmet neredeyse hiç aksanı olmayan bir Almanca konuşuyor. Almanya’da eğitim görmüş ve bir zamanlar Frankfurt’ta Metallgesellschaft’ta çalışmış.

Erzincan’da muazzam bir nüfuza sahip gibi görünüyor. Ailesinin çok varlıklı olduğu belli. Şoförü İsmail ve aşçısı Hüseyin’in yanı sıra, başka adamlar da sürekli etrafında dolanıp ondan gelecek talimatları bekliyor.

Saygılı bir mesafe koruyor ve yanına ancak temkinli bir şekilde yaklaşıyorlar. Bazıları elini öpüyor ve yüzüne doğrudan bakmaktan kaçınıyor.

Erzincan Girlevik Şelalesi, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Edindiğimiz bilgilere göre Ahmet bir Kürt ağası. Ailesinin Girlevik Şelaleleri’ne ve içinde birkaç köyün de bulunduğu geniş arazilere sahip olduğu söyleniyor. Kendisi de krom ve kurşun çıkarılan çeşitli madenlerin sahibi.

Ayrıca Kuşadası’nda ve Ren Nehri kıyısındaki Boppard’da evleri var. Alman kız arkadaşı Marga, Boppard’da yaşıyor. Ahmet kış aylarını Almanya’da onunla geçiriyor.

Marga muhtemelen onunla evlenmeyi çok isterdi ama Ahmet bunu istemiyor. Kadının çok iyi biri olduğunu, ancak ne yazık ki yeterince eğitimli olmadığını söyledi.

Bana, onun için daha uygun bir eş olabileceğimi ima etti.

Her nedense.

O zamandan beri onunla vakit geçirmek biraz yorucu olmaya başladı.

Ilona ishal

Ahmet’in dağlardaki bu evinde, Türkiye’nin başka yerlerinde —hele ki bu kadar doğuda veya bu kadar yüksekte— nadiren rastlanan şeyler var.

Bir kahve makinesi, Jacobs kahvesi ve filtre kağıtları, Ritter Sport çikolata, Persil, Lenor, bir çamaşır makinesi ve elektrikli ocak bulunuyor.

Ahmet Aksu’nun, Karagöz (Gurık) köyündeki aşçısı Hüseyin’in oğlu, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Yine de aşçı Hüseyin yemekleri hemen yandaki kendi evinde, açık ateş üzerinde hazırlıyor. Sonra da bunları Ahmet’in evinin önündeki çardakta bize servis ediyor. Çamaşır ve temizlik işlerini Hüseyin’in karısı yapıyor. Hatta kot pantolonlarımızı ateşin üzerindeki çinko bir leğende yıkadı; daha doğrusu çitiledi, çitiledi ve tekrar tekrar çitiledi.

Sabahın erken saatlerinde, bazı Kürt kadınları çocuklarıyla birlikte dağlardan geliyor. Evin duvarının dibine oturup bizi izliyorlar.

Neredeyse bütün gün orada oturuyorlar.

Bu öğleden sonra Ahmet bizi eyerlenmiş iki atla şaşırttı.

Böylece “Fräulein” Ilona ve “Fräulein” Alexa, Erzincan dağlarında —2 bin metrenin üzerinde bir rakımda— yükselen zirvelerle çevrili uçsuz bucaksız bir yüksek dağ çayırında ata bindiler.

Nefes kesici bir manzara!

Ertesi gün Ahmet bize maden ocaklarından birini, daha doğrusu bir tünel girişini gösterdi.

Dağ yamacında, sadece birkaç ahşap kirişle zar zor desteklenen alçak bir açıklıktı. İçeriye kimse dik durarak giremezdi.

Pülümür Karagöz (Gurık) köyünün mutlu kızı, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Ayrıca bize, Erzincan’ın yaklaşık 30 kilometre güneydoğusunda, ailesine ait arazide bulunan Girlevik Şelalesi’ni de gösterdi.

Orada sular kayaların üzerinden geniş bir kütle halinde dökülüyor. Ardından çayırlar boyunca akarken pek çok küçük dereciğe ayrılıyor ve çevreyi yemyeşil, gür bir manzaraya dönüştürüyor.

Erzincan’a döndükten sonra Ahmet, Erzurum’a yapılacak yaklaşık 200 kilometrelik yolculuk için otobüs biletlerimizi ayarladı. Ayrıca Erzurum Havalimanı’ndan Ankara aktarmalı olarak İstanbul’a dönüş uçak biletlerimizi de temin etti.

Alexa Gade’nin uçak bileti, 1979.

Erzincan’daki konaklamamız inanılmaz derecede heyecan verici ve ilginçti; ancak aynı zamanda zorlu ve yorucuydu.

Yine de seyahat bütçemiz açısından kesinlikle iyi oldu. Doğudaki zamanımız boyunca Ahmet Aksu her şeyin —otel, geziler, otobüs biletleri ve hatta uçak biletleri— ücretini ödemekte ısrar etti.

Otobüs terminalinde vedalaşırken, kendisine 400 Alman Markı değerinde bir Eurocheque verdim ama çeki bozdurmayacaktı.

28 Temmuz 1979 Cumartesi – İstanbul’daki “Harem Otel”deyiz

Dün, yani 27 Temmuz’da, Ankara aktarmalı olarak Erzurum’dan İstanbul’a uçtuk.

Etnolog Alexa Gade’ye, 1979 yılındaki yolculuğu sırasında Türk Hava Yolları tarafından verilen bagaj makbuzu.

“Harem Otel”e varır varmaz Ahmet Bey aradı.

Bizim için çok endişelenmişti ve İstanbul’a sağ salim varıp varmadığımızı öğrenmek istemişti.

Acaba ondan tekrar ne zaman haber alacağım? Bugün İstanbul’da sokağa çıkma yasağı var. Görünüşe göre nüfus sayımı yapılıyor.

Otelde kalmak zorundayız.

Böylece Doluca içip Birinci içiyoruz.

Not:

Ahmet Aksu, 1979 ve 1980 Noel’lerinde Marburg’daki adresime birer kasa Doluca şarabı göndermişti.

Kasaların içinde ne bir eşlikçi mektup ne de kişisel bir not vardı.

1980 veya 1981 yılında Marburg’dan Frankfurt’a taşındıktan sonra Ahmet Aksu ile irtibatım koptu.

Avukat Ahmet Cemal Aksu (1931-2015), Girlevik Kırklar Aile Mezarlığı’nda uyuyor.

Related Posts

HATEM OFLİ BABAMIZI SEVGİYLE ANIYORUZ

Hüseyin Canerik Bugün 12 Eylül…  Şu kahrolası dünyadan bundan tam altı yıl önce çekip gitmiştin sessiz sedasız. Bozkırın ortasında hoyratlığa direnen ulu ağaçlarımızdandın. Bağnazlığa geçit vermeyen, yüreği aydınlık öğretmenlerimizdendin.  Ankara…

ALEXA GADE YAZDI: ÇAY, TANDIR VE MERAKLI BAKIŞLAR ARASINDA ERZİNCAN DEMİRPINAR KÖYÜNDE BİR GÜN (GEZİ NOTLARI, 22-23 TEMMUZ 1979)

ALEXA GADE Çay, Tandır ve Meraklı Bakışlar Arasında Demirpınar Köyünde Bir Gün Alexa Gade’in 1979 Türkiye Yolculuğu’nun Devamı Erzincan’a yapılan zorlu yolculuğu ve İskenderun’da Ahmet Aksu ile gerçekleşen sıra dışı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kaçırdıkların

HATEM OFLİ BABAMIZI SEVGİYLE ANIYORUZ

  • Eylül 12, 2026
  • 305 views
HATEM OFLİ BABAMIZI SEVGİYLE ANIYORUZ

ALEXA GADE YAZDI: ÇAY, TANDIR VE MERAKLI BAKIŞLAR ARASINDA ERZİNCAN DEMİRPINAR KÖYÜNDE BİR GÜN (GEZİ NOTLARI, 22-23 TEMMUZ 1979)

  • Eylül 11, 2026
  • 1608 views
ALEXA GADE YAZDI: ÇAY, TANDIR VE MERAKLI BAKIŞLAR ARASINDA ERZİNCAN DEMİRPINAR KÖYÜNDE BİR GÜN (GEZİ NOTLARI, 22-23 TEMMUZ 1979)

ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY’DE (ZETKIĞ)  ZAMANA YENİK DÜŞEN SU DEĞİRMENLERİ: KÖSE DAYI’NIN DEĞİRMENİNDEN NOTLAR

  • Eylül 3, 2026
  • 742 views
ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY’DE (ZETKIĞ)  ZAMANA YENİK DÜŞEN SU DEĞİRMENLERİ: KÖSE DAYI’NIN DEĞİRMENİNDEN NOTLAR

ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY   (ZETKIĞ)  NOTLARI

  • Ağustos 29, 2026
  • 840 views
ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY   (ZETKIĞ)  NOTLARI

ALEXA GADE,  PÜLÜMÜR KARAGÖZ (GURIK) VE BAĞIR DAĞI MADENLERİNİ İŞLETEN AVUKAT AHMET AKSU’YU YAZDI: ERZİNCANLI CÖMERT EV SAHİBİ

  • Ağustos 26, 2026
  • 1714 views
ALEXA GADE,  PÜLÜMÜR KARAGÖZ (GURIK) VE BAĞIR DAĞI  MADENLERİNİ İŞLETEN AVUKAT AHMET  AKSU’YU YAZDI: ERZİNCANLI CÖMERT EV SAHİBİ

PÜLÜMÜR MEZRA KÖYÜNÜN DİNMEYEN YÜREK SIZISI: SADIK SELMAN SADIKOĞLU

  • Ağustos 22, 2026
  • 877 views
PÜLÜMÜR MEZRA KÖYÜNÜN DİNMEYEN YÜREK SIZISI: SADIK SELMAN SADIKOĞLU