ALEXA GADE YAZDI: ÇAY, TANDIR VE MERAKLI BAKIŞLAR ARASINDA ERZİNCAN DEMİRPINAR KÖYÜNDE BİR GÜN (GEZİ NOTLARI, 22-23 TEMMUZ 1979)

ALEXA GADE

Çay, Tandır ve Meraklı Bakışlar Arasında

Demirpınar Köyünde Bir Gün

Alexa Gade’in 1979 Türkiye Yolculuğu’nun Devamı

Erzincan’a yapılan zorlu yolculuğu ve İskenderun’da Ahmet Aksu ile gerçekleşen sıra dışı karşılaşmayı ilk bölümde anlatmıştım.

Artık varış noktasına çok yaklaşmıştık: Yusuf’un doğup büyüdüğü ve yıllar önce misafir işçi olarak Almanya’ya gitmek üzere terk ettiği o köyü tanımak istiyorduk.

22 Temmuz 1979, Pazar – Erzincan

Neredeyse başardık sayılır. Tek yapmamız gereken köyü bulmak.

Dün akşam Urartu Oteline geç saatte vardık. Elazığ’dan sonraki son etapta otobüs, vaktinin çoğunu uçurum kenarındaki dik yamaçlar boyunca uzanan virajlı yolları tırmanarak güçlükle katetti.

Dün ne gündü ama!

Elazığ Otogarındaki çay ocağında yedi saat bekledik. Dolmuşumuz yakıtı bittiği için yoluna devam edememişti.

Elazığ Otogarı Özel Çayevi, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Zaman geçmek bilmedi; hele ki orada özgürce hareket edemediğimiz düşünülürse… Bize, çay ocağının arka tarafında, “aile bölümü” olarak adlandırılan kısımda durmamız gerektiği hissettirildi.

Çayımızı yudumlarken bir yandan da genç ayakkabı boyacılarını ve tavla oynayan birkaç adamı belli etmeden izliyorduk. Çay ocağının arka tarafındaki yerimizden otogarı doğrudan göremesek de, oradaki hareketliliğin sesleri bize kadar ulaşıyordu:

Otogarda sürekli bir geliş gidiş trafiği vardı. Otobüslerin kalkış saatleri yüksek sesli bağırışlarla duyuruluyordu. Otogardaki o hareketliliği fotoğraflamayı çok isterdim ama fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı. Etrafta sürekli askerler devriye geziyor, gergin bir atmosfer hüküm sürüyordu.

Saatler boyunca boşu boşuna o çağrıyı bekledik:

Erzincan, Erzincan, Tunceli, Erzincaaaan. (muhtemelen Elazığ’daki çay evinin fotoğrafı)

Nihayetinde bir otobüs kalktı.

Pülümür Vadisi’nin Murerike mezrası yakınlarından görünümü.

Güzergâh muhteşemdi: derin vadiler, dar geçitler, sarp yamaçlar ve yüksek geçitler… Dağların arasında pitoresk bir konumda bulunan Tunceli’den itibaren yolun bir kısmı sadece çakıldan oluşuyordu ve yol, yaz aylarında bile 3300 metreyi aşan zirvelerinde hâlâ kar bulunan Munzur Dağlarının üzerinden geçiyordu.

Yol, sayısız virajla dağların arasından kıvrılarak ilerliyordu. Karşıdan bir otobüs veya kamyon geldiğinde, dar virajlarda araçlardan birinin ileri geri manevra yapması gerekiyordu. Çoğu zaman uçuruma tehlikeli derecede yakındık…

Ve sonra bu sabah telefon çaldı.

Avukat Ahmet Cemal Aksu (1931-2015)

İskenderun’da tanıştığımız Ahmet Aksu arıyor ve bizi kahvaltıya davet ediyordu. Yeniden görüşecek olmaktan büyük mutluluk duyduk.

Pazar günü olmasına rağmen köyün yerini öğrendi ve Chevrolet marka bir kamyonetle birlikte şoförü İsmail’i hizmetimize verdi.

Erzincan Urartu Oteli, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

ERZİNCAN DEMİRPINAR KÖYÜNDE

Demirpınar (Kürtçe: Surperen/Sörpiran), Erzincan’a yaklaşık 30 kilometre mesafede, Erzurum yönündeki yolun yakınında yer alıyordu. Ancak hedefimize yaklaştıkça, daha önce bastırdığımız bir huzursuzluk giderek daha belirgin hâle gelmeye başladı. Kısa bir süre öncesine kadar bir Türk köyünü ve sakinlerini tanımak, hatta orada geceyi geçirmek kulağa cazip geliyordu. Oysa şimdi bu düşünce bizi giderek tedirgin etmeye başlamıştı. Orada bizi neler bekliyordu? Acaba hoş karşılanacak mıydık? Ve bizden ne beklendiğini bilmeden, orada yabancılar olarak kalmak nasıl bir his olacaktı? Başlangıçtaki heyecanlı beklentinin yerini giderek artan bir gerginlik almıştı.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Aklımıza Yusuf geldi. 1970 yılında gurbette şansını denemek üzere memleketinden ayrılırken neler hissetmişti acaba? Almanya onun için tamamen yabancı bir dünyaydı; dil, insanlar, kurallar ve tüm gündelik yaşam yeni ve çoğu zaman anlaşılmazdı. Buna bir de oturma ve çalışma izni alıp alamayacağına dair o kahredici belirsizlik ekleniyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Biz ise cebimizde dönüş biletimiz ve dilediğimiz an geri dönebileceğimizin verdiği güvenle, turist olarak seyahat ediyorduk. Yine de o bilmediğimiz köyde sadece bir gece geçirme konusunda bile endişelerimiz vardı.

Önce köye eşyalarımız olmadan gitmeye, etrafı bir görmeye ve ardından gerçekten geceyi orada geçirip geçirmeyeceğimize karar vermeye koyulduk.

Kısa bir süre sonra yola çıktık.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

İçimiz büyük bir merak ve heyecanla doluydu. Ana yoldan ayrılıp İsmail köylülere Demirpınar’a giden doğru yolda olup olmadığını sorduğunda, köydeki herkesin gelişimizden zaten haberdar olduğu ve bizi beklediği hemen anlaşıldı.

Erzincan Demirpınar köyü yakınlarındaki jandarma karakolu, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Dikenli telle çevrili bir askeri karakolun yanından geçip dar ve şaşırtıcı derecede verimli bir vadiye girdik. Küçük tarlalar ve başta kavaklar olmak üzere çok sayıda ağaç, bir nehrin kıyısı boyunca uzanıyordu. Köyün çevresindeki arazi Temmuz ayında kavrulmuş ve kurumuş görünürken, burası her şeyiyle canlı ve koyu bir yeşile bürünmüştü; tahıl tarlaları çoktan biçilmiş, yüksek dağlar ise çıplak ve kayalık bir halde yükseliyordu.

Erzincan Demirpınar köyünde yürüyen yaşlı köylü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Köy, uçsuz bucaksız meyve bahçelerinin ortasında uzanıyordu. Klasik bir Alman köy meydanını andıran merkezi bir alanın çevresinde, yirmi ya da belki otuz kadar ev ve ahır kümelenmişti.

Meydanın kenarında heybetli ağaçlar yükseliyor; biraz ötede, bu ağaçların gölgesinde köy çeşmesi duruyordu. Meydanda tarla taşları ve kerestelerden yığınlar vardı; tarım aletleri bir kenara bırakılmış, ağaç dalları ve çalı çırpı düzensiz tepeler oluşturacak şekilde üst üste yığılmıştı. Kurutulmuş inek dışkıları da büyük yığınlar hâlinde istiflenmişti. Bunların arasında tavuklar tozlu toprağı eşeliyor ve yemleniyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, kurumaya bırakılmış tezekler, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Köy meydanı, belli ki tüm yerleşim yeri için devasa bir ortak depo işlevi görüyordu.

Yavaşça, tereddüt ve belirsizlik içinde araçtan indik.

Yusuf, bir tanışma işareti olarak kendisiyle eşinin yer aldığı bir portre fotoğrafını ikiye bölmüştü. Bir yarısını ailesine göndermiş, diğerini ise bize vermişti. Koparılan bu parça bir kimlik kanıtı ve köye girişin sembolik anahtarı niteliğindeydi; Yusuf’la yakın bir bağımız olduğunu kanıtlaması ve onun misafirleri olarak hoş karşılanmamızı sağlaması gerekiyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Ne var ki, sonunda bu işarete hiç ihtiyaç duymadık. Tüm köy halkı bizi dostça karşıladı, aramıza hoş geldiniz dedi ve bizimle özenle ilgilendi.

Hemen meraklı çocukların etrafımızı sardığını gördük.

Bir adam bizi, “Türkçe aksanlı İsviçre Almancası”yla “Grüß Gott” ve “Grüezi” diyerek selamladı ve ailenin evine götürdü.

Alexa Gade ve arkadaşı Ilona, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade arşivi

MİSAFİR ODASINDA İKİ ALMAN GENÇ KADIN

Orada kadınlar ve genç kızlar tarafından karşılandık. Misafir odasının kapısı açıldı ve içeri davet edildik. Herkes meraklı gözlerle bizi süzüyor ve hep bir ağızdan konuşuyordu. Neredeyse hiçbir şey anlamıyorduk.

Birkaç dakika içinde misafir odası insanlarla dolup taştı.

Çamurlu ve tozlu avlunun aksine, burası çok temiz ve sıcak bir şekilde döşenmişti.

Erzincan Demirpınar köyü, toprak damlı taş yapı, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Zeminde dokuma halılar ve kilimler seriliydi. İki duvarın önünde çiçek desenli yüksek kanepeler duruyordu. Bunların yanı sıra iki sandalye ve renkli bir muşambayla örtülmüş küçük bir masa vardı.

Ayrıca orada, üzerinde ahşap bir çamaşır sandığı bulunan bir elbise dolabı ile 1950’lerin tarzını yansıtan, sürgülü cam kapaklı küçük bir oturma odası dolabı yer alıyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, misafir odasını aydınlatan gaz lambası, ahşap sandalyeler, muşamba örtülü masa,Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Duvardaki çivilere bir gaz lambası, iki havlu, bir el aynası ve plastik bir oyuncak bebek asılmıştı. Tavandan küçük bir kasetçalar sarkıyordu. Duvardaki bir rafta ise büyük, eski bir radyo duruyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, misafir odası, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Pencere renkli bir perdeyle süslenmişti. Pencere pervazında, teneke saksılar ve eski konserve kutuları içinde çiçekler vardı.

Köy hoşumuza gitmişti. İnsanlar dost canlısı görünüyordu. Bu yüzden Ilona ve ben, daha aynı gün eşyalarımızla birlikte geri dönmeye ve bir gece kalmaya karar verdik.

Köye ikinci gelişimizde yine neşeli bir çocuk kalabalığı tarafından karşılandık. Onlar için günün en ilgi çekici olayı bizdik. Köylüler alelacele her yerden ailenin avlusuna sandalyeler taşıdı; avlu kısa sürede doluverdi.

Erzincan Demirpınarlı kız çocuğu, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Akşama kadar ziyaretçi akını hiç kesilmedi. İnsanlar gruplar hâlinde ya da tüm aileleriyle birlikte geliyor; hakkımızda her şeyi öğrenmek istiyorlardı: İsimlerimiz, nereden geldiğimiz, nereye gittiğimiz, Yusuf’un Almanya’daki durumu, ne iş yaptığı, eşi Fatma ve çocuklarının neler yaptığı, kaç kardeş olduğumuz, nerede yaşadığımız, evli olup olmadığımız, mesleklerimiz ve Ilona ile benim yaşlarımız…

Sabırla soruları birbiri ardına yanıtladık. Bir aile gider gitmez diğeri geliyor ve her şey baştan başlıyordu.

Her yeni ziyaretçi grubuyla çay içiyorduk; ancak sadece erkeklerle. Aileden her seferinde yanımıza oturup bize eşlik eden tek kişi Yusuf’un kardeşi İmam’dı. Varışımızda bizi “Grüß Gott” ve “Grüezi” diyerek karşılayan adam da sık sık aramıza katılıyordu. İmam bizimle çay içiyor, soru ve cevapların çevrilmesine yardımcı oluyordu. Kadınlar ve çocuklar ise uzakta durmayı sürdürüyordu.

Ayrıca defalarca seyahat rotamızı da anlatmam gerekiyordu: Almanya’dan uçakla İstanbul’a, oradan Antalya’ya; oradan deniz yoluyla İskenderun’a ve ardından otobüs ve dolmuşlarla Kahramanmaraş, Malatya, Elazığ ve Tunceli üzerinden Erzincan’a.

Ne var ki Türkçe bilgim çok sınırlıydı. Belki otuz, en fazla elli kelime biliyordum. Bu yüzden yolculuğumuzu elimden geldiğince, o “Tarzan Türkçesi”yle anlattım:

“Almanya çok güzel, Türkiye çok güzel,

Yusuf aile – hepsi tamam, işi var, çocuklar okula git.” („Almanya çok güzel, Türkiye çok güzel,

Yusuf’un ailesi – her şey yolunda. İşi var, çocuklar okula gidiyor.“)

Erzincan Demirpınar’ın çalışkan kadını, konuklarını ağırlamak için hazırlık yapıyor, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Sohbetler neredeyse sadece erkekler tarafından yürütülüyordu. Ailelerin en yaşlı kadınları buna bir istisna oluşturuyordu; onlar da yanımıza oturuyor ve zaman zaman sohbete katılıyorlardı. Buna karşılık, daha genç kadınlar ve çocuklar geri planda kalıyorlardı. Genç kızlar ise hiç yorulmadan bize çay, sıcak süt ve hamur işleri ikram ediyorlardı.

Görevlerin bu denli doğal bir şekilde paylaştırılmış olması dikkatimizi çekti. Erkekler bir arada oturup sohbet ediyor ve sorular soruyorlardı; kadınlar ve kız çocukları ise kimsenin beklemek zorunda kalmaması için yorulmaksızın çaba gösteriyor, misafirlerin yeme içme ihtiyaçlarıyla ilgilenip onlarla yakından ilgileniyorlardı. Her şey, herkesin sessizce bildiği belirli bir akışa göre ilerliyor gibiydi. Kimsenin talimat vermesine gerek kalmıyordu; herkes ne yapması gerektiğini biliyordu. Bu düzeni büyük bir ilgiyle izledik.

Erzincan Demirpınar köyünde yayık yayan kadın, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

MİSAFİR ODASINDA TANDIR EKMEĞİ, TAVUK VE SEBZE YEMEĞİ

Akşam yemeği için misafir odasına geri döndük. Yine sadece erkeklerle birlikte yedik. Duvar kenarlarında duran kadınlar, kız çocukları ve diğer çocuklar olup biteni izliyorlardı.

Yere büyük bir örtü serildi ve etrafına bağdaş kurarak oturduk. Örtünün kenarlarını bacaklarımızın üzerine çektik.

Tabak niyetine her birimize büyük, oval bir yassı ekmek verildi. Oradaki insanlar bu ekmeğe, pişirildiği geleneksel fırından hareketle “Tandır” adını veriyorlardı. Ortada tavuk eti ve haşlanmış sebzelerin —patlıcan, bamya, kabak, domates, soğan, biber ve zeytin— bulunduğu tabaklar yer alıyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, yaşlı kadın, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Tandır ekmeği hem tabak hem de çatal-bıçak görevi görüyordu. Erkekler ekmekten bir parça koparıyor, bu parçayla et ve sebzeleri alıp ağızlarına götürüyorlardı. Her lokmada ekmekten de bir parça yiyorlardı.

Ellerini ne kadar ustaca kullanarak yemek yediklerini izledik ve biz de onları taklit etmeye çalıştık. Yöntem şaşırtıcı derecede iyi işliyordu.

Kısa sürede tıka basa doymuştuk. Ardından erkekler, belli ki özellikle bizim için kesilmiş olan iki tavuğun kalan kısımlarını hızlıca yediler. Tavuktan sadece ailenin küçük oğlu da payını aldı.

Erzincan Demirpınar köyü, iş zamanı, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Akşam yemeği yorucuydu. Oda sıcak ve havasızdı. Sadece bizimle birlikte yerde oturan erkekler tarafından değil, aynı zamanda duvarlara yaslanmış kadınlar ve çocuklar tarafından da izleniyorduk. Aynı anda biz de şaşkınlıkla etrafı seyrediyorduk: onca insan, o hareketli karmaşa ve bu alışılmadık durum.

Bu arada zihnimizde hep aynı sorular dönüp duruyordu: “Nereden?” – “Nereye?”

Saat 23.00 sularında küçük çocuklar çoktan kanepelerde ve yerde uykuya dalmıştı. İmam’ın gözleri sürekli kapanıyor, biz de artık iyice yorulmuş hissediyorduk.

Nihayet yatacak yerler hazırlandı. Kadınlar kanepelerin üzerine pamuk dolgulu yumuşak şilteler serdiler. Üzerlerine çarşaflar ve yine içi bol pamukla doldurulmuş ağır yorganlarla yastıklar yerleştirildi. Her şey temizdi; ancak o yoğun yaz sıcağı için hiç de uygun değildi.

Parlak bir gaz lambası göz alıcı bir ışık yayıyor ve zaten havasız olan odayı daha da ısıtıyordu. İçerideki hava ağır ve bunaltıcıydı. Sivrisinekleri uzak tutmak için pencereler kapalı tutuluyordu; ancak bunun pek bir faydası olmadı, zira sürekli açık duran kapıdan sinekler çoktan içeri girmişti.

Böylece kısa ve çok huzursuz bir gece geçirdik. Ilona’nın karnı ağrıdı ve geceleyin el feneriyle tuvalete gitmek zorunda kaldı. Tuvalete ulaşmak için birkaç köşeyi dönmek gerekiyordu. Bir komşunun çukur tuvaletini kullanmamıza izin verilmişti; ailenin kendisi ise ihtiyaçlarını hayvan ahırında gideriyordu.

Gece boyunca köpek sürüleri durmaksızın havlıyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, evlerin üzerinde kurutulan kayısılar, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

23 Temmuz 1979, Pazartesi – Demirpınar

Kahvaltıdan sonra köyü ve çevredeki tarlaları keşfetmek üzere İmam ile birlikte yola koyulduk.

Etkileyici bir dağ manzarasıyla çevrili olan Demirpınar, bir vadinin içine kurulmuştu. Bir yanda yüksek dağlar, diğer yanda ağaçlarla çevrili bir nehir yükseliyordu. Köyün kendisi ise bu yeşil manzaranın tam ortasında yer alıyordu.

Önce bir merdivenle evin düz çatısına tırmandık. Yukarıda hoş bir esinti vardı ve köyü tepeden görebiliyorduk. Fotoğraflar çektik:

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Evler taş, çamur ve ahşaptan yapılmıştı. İnek dışkısı dolgu malzemesi olarak kullanılıyor ve doğal bir yapıştırıcı işlevi görmesi için çamura karıştırılıyordu. Bu sayede dış sıva daha dayanıklı hale geliyor ve aynı zamanda daha iyi yalıtım sağlıyordu.

Köy meydanındaki çeşmenin başında birkaç kadın duruyordu. Bir kız çocuğu sırtında küçük bir çocuk taşıyor; bu sırada küçük buzağılar, koyunlar ve tavuklar insanların arasında dolaşıyordu. İki küçük çocuk el ele tutuşarak meydanda yürüyordu. Bir kadın, güçlü ve düzenli hareketlerle büyük bir fıçıyı —yani bir tür yayık düzeneğini— bir o yana bir bu yana sallıyordu. Orada tereyağı veya ayran yaparken, bir başka kadın büyük plastik leğenlerde çamaşır ıslatıyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Düz çatılarda, yemek pişirmede ve kışın ısınmada yakıt olarak kullanılmak üzere yuvarlak diskler halinde şekillendirilmiş inek dışkıları kurumaya bırakılmıştı. Hemen yanlarında, plastik örtülerin üzerine serilmiş bol miktarda kayısı güneşin altında kuruyordu; meyvelerin tatlı ve sıcak kokusu havayı dolduruyor, kuru yaz sıcağına karışıyordu.

Köyün biraz aşağısından nehir akıyordu. Çocuklar suda çırpınarak oynarken, aralarında ördekler yüzüyordu. Kıyıda kadınlar kilimlerini yıkıyor, ardından kurumaları için taşların üzerine seriyorlardı.

Erzincan Demirpınar köyü, misafir odası, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

İmam bize ailenin sebze, mısır ve tahıl tarlalarını gösterdi. Özellikle, dalları olgun meyvelerin ağırlığıyla eğilmiş olan çok sayıdaki kayısı ağacı bizi hayran bıraktı. Elbette kayısıların tadına bakmamız gerekiyordu.

“Çok tatlı! Çok iyi!”

Erzincan Demirpınar köyü, köylü kadın ve kız çocuğu, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

ÖĞRETMEN EŞİNDEN KİRAZ İKRAMI

Öğretmenin eşi de bize kiraz ikram ederek gönlümüzü hoş tuttu. Ardından bize, sacdan kırma çatısı olan yeni yapım okul binasını gösterdi. Yaz tatili olduğu için bina kapalıydı ve ne yazık ki içini gezemedik.

TANDIRDA EKMEK PİŞİREN KADINLAR

Daha sonra kadınların ekmek yapımını izleme fırsatı bulduk.

Tandır, hayvan ahırının yanındaki karanlık bir odada bulunuyordu. Yuvarlak fırın, toprağın içine yaklaşık bir metre derinliğinde örülmüştü.

İki kadın birlikte çalışıyordu.

Biri, ince bir çubuk yardımıyla yumruk büyüklüğündeki bir hamur topunu daire şeklinde açıyordu. Diğeri ise hamuru alıp havada birkaç kez hızlı ve hünerli bir hareketle çeviriyor, böylece hamura oval bir şekil veriyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Ardından ince hamur, büyük ve oval bir tahtanın üzerine geriliyordu. Bu tahtanın bir yüzü hafif bombeli, dolgulu ve keten kumaşla kaplıydı.

Fırın yeterince ısındığında, ağzındaki demir kapak kaldırılıyordu. Kadınlardan biri, elindeki tahtayı kullanarak hamuru fırının iç duvarına bastırıyordu. Hamur oraya yapışıyor ve bir-iki dakika içinde pişiyordu.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Biz de yanı başlarında durup hayranlıkla izliyorduk. Kadınlar o kadar hızlı ve hünerli çalışıyorlardı ki, hareketlerini takip etmekte zorlanıyorduk. Her hareket kusursuzdu: hamuru açmak, havada çevirmek, tahtanın üzerine yaymak, sıcak fırın duvarına yapıştırmak ve kısa bir süre sonra demir bir kancayla duvardan ayırmak.

Bu sırada diğer kadın, bir sonraki hamur parçasını çoktan hazırlıyordu.

Ekmek pişirmek kusursuz bir zamanlama gerektirir. Hazırlık çok uzun sürseydi, hamur parçası fırın duvarından ayrılıp közlerin içine düşerdi.

Kadınların ustalığına ve bu kadar basit araçlarla, kısa sürede bu denli çok ekmek pişirebilme becerilerine hayran kaldık.

O gün kadınlar kesinlikle otuz kadar ekmek pişirdiler.

Erzincan Demirpınar köyü, duvara yaslanan çocuk, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Aileye, Yusuf’un eşi Fatma’nın memleketten gelen bir tandır ekmeğini Almanya’da elinde tutmayı ne kadar çok istediğini —o uzun yolculukta ekmek ne kadar sertleşirse sertleşsin— anlatmıştım.

Bunun üzerine bize hemen en az yirmi tane yassı ekmek hazırlayıp verdiler.

Aileyi, birkaç ekmeğin fazlasıyla yeteceğine ikna etmekte epey zorlandım.

Köydeki vaktimiz, orada bulunan herkes için yorucu geçti. Aile hem bizi hem de akın akın gelen ziyaretçileri ağırlıyordu.

Sanki bütün köy oraya toplanmış gibi bir izlenime kapılmıştım. Durmaksızın çay, sıcak süt ve hamur işleri getiriliyordu.

Vaktimizin çoğunu, etrafımız insanlarla çevrili hâlde avluda öylece oturarak ve sürekli aynı soruları yanıtlayarak geçirdik.

İsmail bizi saat 14.00’te alacaktı.

Bekledik.

Saat 16.00 olmuştu ve biz hâlâ avludaki ahşap sandalyelerde oturuyorduk.

İsmail nerede kalmıştı?

Erzincan Demirpınarlı çocuk, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Sonunda sırt çantalarımızı alıp ana yola doğru yürümeye karar verdik. Orada Erzincan’a giden bir dolmuş veya taksi çevirmeye çalışacaktık.

İyi dilekler —”İyi yolculuklar”— ve Yusuf ile ailesine iletilmek üzere sıcak selamlar eşliğinde köyden ayrıldık.

İmam el çantalarımızı taşıdı ve bize ana yola kadar eşlik etti.

Köyün çıkışından bize uzun süre el salladılar.

Tam bir taksiye binecekken İsmail çıkageldi.

Ilona ve ben derin bir nefes aldık; içimiz rahatlamıştı.

İsmail yüzümüze bakmaya bile çekiniyordu. Yağ içindeki ellerini gösterdi ve aracın sorun çıkardığını açıklamaya çalıştı.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

KARAGÖZ (GURIK) KÖYÜNE, AHMET AKSU’NUN EVİNE YOLCULUK

Öğleden sonra geç saatlerde, sırt çantalarımızda yedi adet tandır ekmeğiyle, dağlardaki Ahmet Aksu’nun evine doğru o maceralı yolculuğumuz nihayet başladı.

Bir Türk köyünü tanımak için gelmiştik. Aslında, koca bir köyün iki genç kadını nasıl karşıladığına, ağırladığına, soru yağmuruna tuttuğuna ve aynı zamanda güvenli bir mesafeden izlediğine tanık olmuştuk.

Gözlem yapmak için gelmiştik; ancak kendimiz birer gözlem nesnesine dönüşmüştük.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Belki de asıl karşılaşma tam da buydu. Köyü, sanki bir vitrindeki yabancı bir dünyaymış gibi öylece dışarıdan seyredemezdik. Varır varmaz kendimizi o tablonun bir parçası olarak bulduk; köy meydanı, avlu, çay bardakları, çocuklar, kadınlar, erkekler ve ardı arkası kesilmeyen soruların arasında…

İnsanları yemek yerken, çalışırken ve ekmek pişirirken izledik. Onlar da aynı anda bizi, nereden geldiğimizi ve Almanya’daki yaşantımızı anlamaya çalışıyorlardı. Dilin yetmediği yerde bakışlar, jestler, gülümsemeler ve yan yana oturmanın verdiği o ortak his imdada yetişiyordu.

Sadece bir gün kalmayı planlamıştık. Ancak geriye, o tek günün çok ötesine uzanan görüntüler, kokular ve izlenimler kaldı: köyün içine kurulduğu o yemyeşil vadi, tozlu köy meydanı, meraklı çocuklar, tandırdan çıkan sıcak ekmek ve büyük bir ustalıkla çalışan kadınlar…

İşte tam da bu yüzden, o gün bugündür hafızamdan hiç silinmedi. Köyü bütünüyle anladığımız için değil; birkaç saatliğine de olsa gündelik yaşamının içine dâhil olduğumuz ve o sırada oradaki insanlar için ne denli yabancı olduğumuzu da hissettiğimiz için.

Erzincan Demirpınar köyü, Temmuz 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

GÜNÜMÜZDE DEMİRPINAR

Tarihî Ermeni yerleşim bölgesinin asıl adı, “vadi ağzı” anlamına gelen Dzorbberan veya Dzoaberan idi. Daha sonraki kayıtlarda (yaklaşık 1917) köy, Kürtçe lehçesinde Sürpiran, Sürperen veya Sörperan olarak da anılmıştır. Günümüzdeki Demirpınar (“Demir Pınarı”) adı, bölgedeki çok soğuk su kaynakları nedeniyle verilmiştir. (Wikipedia)

Köy üç kez yer değiştirmiştir:

İlk olarak, tekrarlayan bahar taşkınları nedeniyle daha güneye taşınılmış; 1983’te ise bir deprem ile çığ ve kaya düşmesi tehlikesi yüzünden daha kuzeye ve güneybatıya geçilmiştir. 13 Mart 1992’deki şiddetli depremin ardından bu yerleşim yeri de terk edilmiş; yamaç ve vadi tabanındaki eski yerleşim alanları tamamen bırakılmış ve kerpiç, ahşap ve sabitsiz doğal taşlarla yapılan geleneksel yapı tarzı yasaklanmıştır.

Günümüzdeki Demirpınar yerleşimi, standart afet konutlarından oluşmakta olup, E80 karayolu yakınında, ulaşım açısından elverişli ve düz bir arazide yer almaktadır. (Wikipedia)

O dönemde tanık olduğumuz köy meydanı, evler ve ahırlar, tarlalar ve yollar artık geçmişte kalmıştır. Bugün Demirpınar’a gelenler, o zamanlar bizim konuk olduğumuz o yeri artık bulamazlar.

Bu günlük, söz konusu eski köyün —yani 1979 yazında karşılaştığımız hâlinin— izlerini korumaktadır.

Köy, bugün artık o haliyle mevcut değildir.

Related Posts

HATEM OFLİ BABAMIZI SEVGİYLE ANIYORUZ

Hüseyin Canerik Bugün 12 Eylül…  Şu kahrolası dünyadan bundan tam altı yıl önce çekip gitmiştin sessiz sedasız. Bozkırın ortasında hoyratlığa direnen ulu ağaçlarımızdandın. Bağnazlığa geçit vermeyen, yüreği aydınlık öğretmenlerimizdendin.  Ankara…

ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY’DE (ZETKIĞ)  ZAMANA YENİK DÜŞEN SU DEĞİRMENLERİ: KÖSE DAYI’NIN DEĞİRMENİNDEN NOTLAR

Hüseyin Canerik Erzincan Değirmenköy’e adını veren değirmenlerden geriye sadece anılar kaldı. Köylüye hizmet sunan dört su değirmeninin bilinen ilk sahibi İhsan Köse’ydi (İhsan Dayı). Ne zaman faaliyete geçirildiği kesin olarak…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kaçırdıkların

HATEM OFLİ BABAMIZI SEVGİYLE ANIYORUZ

  • Eylül 12, 2026
  • 305 views
HATEM OFLİ BABAMIZI SEVGİYLE ANIYORUZ

ALEXA GADE YAZDI: ÇAY, TANDIR VE MERAKLI BAKIŞLAR ARASINDA ERZİNCAN DEMİRPINAR KÖYÜNDE BİR GÜN (GEZİ NOTLARI, 22-23 TEMMUZ 1979)

  • Eylül 11, 2026
  • 1608 views
ALEXA GADE YAZDI: ÇAY, TANDIR VE MERAKLI BAKIŞLAR ARASINDA ERZİNCAN DEMİRPINAR KÖYÜNDE BİR GÜN (GEZİ NOTLARI, 22-23 TEMMUZ 1979)

ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY’DE (ZETKIĞ)  ZAMANA YENİK DÜŞEN SU DEĞİRMENLERİ: KÖSE DAYI’NIN DEĞİRMENİNDEN NOTLAR

  • Eylül 3, 2026
  • 742 views
ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY’DE (ZETKIĞ)  ZAMANA YENİK DÜŞEN SU DEĞİRMENLERİ: KÖSE DAYI’NIN DEĞİRMENİNDEN NOTLAR

ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY   (ZETKIĞ)  NOTLARI

  • Ağustos 29, 2026
  • 838 views
ERZİNCAN DEĞİRMENKÖY   (ZETKIĞ)  NOTLARI

ALEXA GADE,  PÜLÜMÜR KARAGÖZ (GURIK) VE BAĞIR DAĞI MADENLERİNİ İŞLETEN AVUKAT AHMET AKSU’YU YAZDI: ERZİNCANLI CÖMERT EV SAHİBİ

  • Ağustos 26, 2026
  • 1714 views
ALEXA GADE,  PÜLÜMÜR KARAGÖZ (GURIK) VE BAĞIR DAĞI  MADENLERİNİ İŞLETEN AVUKAT AHMET  AKSU’YU YAZDI: ERZİNCANLI CÖMERT EV SAHİBİ

PÜLÜMÜR MEZRA KÖYÜNÜN DİNMEYEN YÜREK SIZISI: SADIK SELMAN SADIKOĞLU

  • Ağustos 22, 2026
  • 877 views
PÜLÜMÜR MEZRA KÖYÜNÜN DİNMEYEN YÜREK SIZISI: SADIK SELMAN SADIKOĞLU