
Hüseyin Canerik
Pülümür Mezra Köyünün Emine Teyzesi 93 Yaşında!
Elif (Emine) Akkılıç, resmî kayıtlara göre 1933’te Pülümür Salördek’te (Kewl) doğdu. Hıdıre Kalik’in (Hıdır Arslan, 1901-1951) beş çocuğundan (Binali, Hatice, Elif (Emine), Ali, Hüseyin) üçüncüsü. Çocukluğu Salördek Kewl’de geçti

Yaşıtı kız çocuklarıyla çoğunlukla hayvan otlatırken oyun oynardı. Kemereke (beştaş) ve çelik çomak, oynadıkları oyunların başlıcalarıydı. O yıllarda kız çocuklarının başı yazmayla örtülürdü:
“Nermiye (yazma) boncuk ve pullarla işlenirdi.”
15–16 yaşına gelen kız çocukları evlenmezse “evde kaldı” denirdi Yetişkinliğe adım attığında kiminle evleneceği konusuyla birçok kişi yakından ilgilenmeye başlamıştı. Pirleri Seyd Memed (Aba), “Bunu evlendirmeyin, evlendirirseniz de yakınına verin,” demişti! Pir’in buyruğuna direnen olmadı. Aradan beş yıl geçti. Aliye Qek’in mirası yüzünden büyük tartışmalar yaşanıyordu. Amcası Ahmet ile Mustafaye Qek’ler birbirine küsmüştü. Kızın her iki aileden birine gitmesi durumunda sorun yaşanacaktı. Emine, kendisinden dolayı kavga çıkmasını istemiyordu.

Salördek’ten Mezra’ya Kaçırılan Kız
Mezra köyünden Ali Akkılıç (1932), askerden üniformasıyla dönmüştü. Ali ile arkadaşı Musa Fırat (1933), köy düğünlerine renk katan davul zurna ekibindeydi. Musa zurnacı, Ali ise davulcuydu. Ali’nin kız kardeşi Beser, Salördekli Kamber Arslan’la (Alişan Arslan’ın babası, 1928-1999) evliydi. Bir akşamüzeri Beser yanına eşi Kamer’i de alarak Hıdıre Kalik’in evine gitti. Üç kardeşten Emine 22, Ali 15, Hüseyin ise 12 yaşındaydı. Emine, kardeşleriyle birlikte topladığı çuval dolusu armudu dilimlemiş, kurutulmaya hazır hâle getirmişti. Beser, Emine’nin yanına oturmuş, sohbet ediyordu. Genç kızı, kardeşi Ali’yle evlenmesi için ikna etmeye çalışıyordu:
“Senin için geldiler, seni kaçıracaklar, duyulursa adam öldürülür!”
Israr ettiler, adam ölecek, diye genç kızı korkuttular. Ehrama büründü, tacını taktı, yola düştü. 1955 yılıydı. Ekim’in 15’iydi, ceviz silkeleme zamanı.

Salördekli kızı, Mezra köyünden Hıdır Fırat (Ahmet Çavuş, 1927-1979) ve Hıdır Akkılıç (1925-1970), kaçırmaya gelmişti. O gün yaşadıklarını şu sözlerle dile getirir:
“Geldim, çocuk (Ali) yok! Ali’yle Laze Hese Koncuk’e Tunceli’ye odun götürmüşler. Ormanda saklandım, beni arayıp buldular. Biri önümde biri arkamda… Kamyon aşağıdan geldi. Mezra yolunda köprü yoktu. Köye araba yolu yoktu.”
Mezra’da silah sesi duyulduğunda Akkılıç ailesinde sevinç dalgası kopmuştu.

Hıdır Akkılıç, tüfeğiyle havaya ateş açmış, eylemi başarıyla gerçekleştirdiklerini müjdelemişti: “Köye yakın yerde silah patlattığımızda başarılı olduk, demektir.”
Karanlıkta Mezra’ya ulaştılar.
Çocuklar uyuyordu. Mercan uykudaydı, gözlerini ovuşturarak geldi, geline sarıldı.

On altı kişi aynı evde yaşıyordu. Toprak damlı ev tek odalıydı bir de mutfağı vardı. Holde yaprak diziliydi. Gelinle damat mutfakta uyurdu.
Emine-Ali Akkılıç çiftinin düğününün davul zurna ekibinde Hıdır Doğan (Çatalyaka/Denzek) ile Ali Hıdır Gül (Beğendik/Kuxtaru) yer alıyordu. Ali Hıdır Gül, davulun yanı sıra zurna da çalardı. Nazımiye Eğribelen (Koyeser) köyüne kız istemek için Beğendik’ten yola çıkıp, Diyare Cade Onkus’a kadar soluksuz zurna çalarak hayranlık uyandırmıştı. Koyeser yokuşunu davullu zurnalı tırmanan köylülerin sevinci, Diyare Cade Onkus’ta çekilen halayla ölümsüzleşmişti.

Mezra Köyünde İki Düğün Bir Arada
O gün Mezra’da iki düğün vardı: Akkılıç çiftinin düğünü ile Beser (Sösüne, 1937-2019)-Ali Erginoğlu’nun (1937) düğünü aynı güne denk gelmişti. İki attan birine Emine, diğerine Sösüne binmişti. Gelinler köyde at sırtında gezdirildiler. Emine’nin atını, dayısı Hıdır Bektaş yedeğe almıştı. Rengârenk boncuklar ve ponponlarla süslenen at, Denzek’ten getirilmişti. Geline elma atılması gerekiyordu ancak ev alçaktı:
“Evin önünde duvar vardı, atı oraya çektiler, at sırtında bana elma atıldı. At ürkse beni parçalayacaktı.”
Gelinlerin köyde at sırtındaki turuna çocuklar başta olmak üzere onlarca köylü eşlik etmişti.
Bervisi (gelin rehberi), görümcesi Gülüzar Akkılıç’tı (1937). Gülüzar Hanım, ağabeyinin düğününden sekiz gün sonra oğlu Mehmet’i dünyaya getirmenin sevincini yaşadı.

Şirkette Çalışan Mezralılar
Ali, Pülümür Çayı’nın kıyısındaki şirkette kamyonuyla çalışırdı. Şirkette yol yapı malzemeleri üretilirdi. Oğlu Şükrü (1958) koşarak babasının yanına giderdi. Fikri de (1962) doğmuştu. Hıdır Akkılıç (Koca Hıdır, 1923-1998), Ali Güler (Hesene Memli, 1919-1997), Kamer Satık (1917-1994), Ali Fırat (1922-1995) ve Ahmet Akkılıç (1929-1998) şirkette çalışan işçilerden bazılarıydı. Şirkette zaman zaman iş kazaları olurdu. Kaza sonucu kayarak düşen Koca Hıdır da onlardan biriydi.

Pülümür Çayı’nda Boğulan Amca ve Yeğeni
Dayısı İbiş ile kuzeni Binali’nin Pülümür Çayı’nda boğulması, yaşamında derin iz bırakan olaylardan biriydi. Dayısı İbiş (Bektaş) ve Ali dayısının oğlu Binali Bektaş, ilkbaharda boğularak yaşama veda etmişti. 1945 ya da 1946 yılıydı. 1938’de boşaltılan Mezra’da tarla sürmeye gelmişlerdi. Ferhat Ağa’nın (Fırat) Hegao Sür’üne buğday ekeceklerdi. Köy bomboştu ama amca ve yeğen karasabanla toprağı alt üst ederken korkuya kapılmıştı. Emine, dayısı İbiş’in, başından geçenleri yakınlarına şöyle anlattığını ifade eder:
“Tarlayı sürüyorum ortalıkta hiç kimse yok. Bir baktım ki biri bana taş fırlatıyor, yanıma sağıma soluma baktım, kimse yok!”

İbiş, Salördek Gavrag’daki evine döndüğünde eşinden niyaz (lokma) yapmasını ister:
“Lokmayı götürüp Ferhat Ağa’nın evinin yıkıntılarında dağıtacağım.”
Eşi o gün lokma pişiremez. Ertesi gün amca ve yeğen sırtta tohum, Pülümür Çayı’ndan Mezra yönüne geçmeye çalışırken facia yaşanır:
“Dayım İbiş, 14-15 yaşındaki yeğeni Binali’yle birlikte suya giriyor. Sırtında tohum, yeğeninin elinden tutuyor. Su çocuğu götürüyor, öküzün kuyruğunu bırakıyor. İkisi boğuluyor. Binali Hılves’in altında, dayım Tunceli yakınlarında bulunuyor.”
Annesi Gülüzar Arslan’ın (1902-1948) yüreği, kardeşi ve yeğeninin üzüntüsüne dayanamaz. 46 yaşında yaşama veda eder:
“Annem sanki bir rüyaydı…”
Tek Göz Evde Yedi Yıl
Emine-Ali Akkılıç çifti, Mezra’daki tek göz evde yedi yılını geçirdi. Hemede İbiş’lerin (Ahmet Şenyurt) evinin yanındaki eve taşındılar. Kayınpederi Hasan Akkılıç (1897-1980) ve kayınvalidesi Ülker (Wakıle) Akkılıç (1903-1965), genç çiftlerle birlikte yaşamaya devam etti.
“Kayınvalidem bana iyi davranırdı. Kayınpederim de öyleydi, arada bir bize kızsa da ‘Apo gor -amcası-huyum böyle’ der, geçerdi.”

Ali Akkılıç ve ağabeyi Hıdır Akkılıç (1925-1970), yaklaşık üç yıl birlikte kahvehane ve dükkân işletti. Ahmet Yaman (1927-2001) ve Mustafa Fırat (Şişko Mustafa, 1935-1987), “Malatya’da tüfekler ucuzlamış, para toplayacağız, git bize satın al,” deyince Ali’ye Malatya yolu görünür. Tüfeklerin sanıldığı kadar ucuz olmadığını görünce manifatura almaya karar verir. Almanya’ya gitmeden önce borçlarını öder. Ekim 1964’te Almanya’ya gider.

Almanya’da Birahane
Ali Akkılıç ve Ahmet Dalkılıç (1938-1978), 1971’de Almanya’nın Nieder Ramstadt kentinde birahane (gasthaus) açmıştı. Birahaneyle daha çok Ali ilgilenirdi. Şıhali Doğru, Hıdır Yıldız (Hıdıre Hemede Avaşi), Mehmet Keleş (Erzincan Brastikli), Seydali Dalkılıç, Ahmet Yıldız, Mehmet Yıldız, Kamer Arslan, Ahmet Akkılıç ile Hüseyin Canpolat hemşehrileriyle bu mekânda bir araya gelir, özlem giderirdi. Müşterilerin bazıları Almanlardan oluşuyordu. İşletmenin ömrü birkaç yıl sürdü. Ali Akkılıç’la Ahmet Dalkılıç, iş yeri kapandıktan sonra Nieder Ramstadt’taki Michel Fabrikasında çalışmaya başladı.

Yayla Yollarında Bir Gelin
Emine Akkılıç, gençlik yılları Mezra köyünün hemen tüm yaylalarında geçen gelinlerden biriydi. Mezra köylüleri ilkbaharda Han Yaylası’na, Haziran’da ise Keşiş Yaylası’na çıkar. Heyder Bava, Sülüye, Haskare, Tozun, Meryem çeşitli tarihlerde çıkılan diğer yaylalardandı.

1977 yılında köylüler önce Han’a gitti. Akkılıç ailesi Yukarı Han’daydı. Kamer Fırat (Qemere Hemed, 1920-1985), Ali Arslan (Aliye Yivisağay, 1937-1981), Hıdır Canerik (1934), Ali Güler (Hesene Memli,1919-1997), Hıdır Akkılıç (Koca Hıdır, 1923-1998), Mustafa Fırat (Şişko Mustafa, 1935-1987) o yıl Yukarı Han’da buluşan yaylacı ailelerden bazılarıydı. Köylülerin bazıları Orta Han’daydı. Haziran ayında Keşiş Yaylası’na çıkma zamanı gelmişti. Mustafa Fırat, “Niye boş yere Keşiş’e çıkıyoruz, orası uzak.” deyince akla kara yolu kenarında, uzun taş tünelin (Tünele Qeke Areyiz) yanındaki alan geldi. Söz konusu alanda meşe ağaçlarından yayla evleri yapıldı. Yeni yayla, Kırmızıköprü’ye iki kilometre uzaklıktaydı.

Akkılıç ailesi, Han’dan tünelin yanındaki yaylaya gelmişti. Kırmızıköprü’de yaşayan Ahmet (Kamer) Fırat, tünelin yanı başındaki yaylaya çıkan ailelerdendi. O yıl hayvanlar şap hastalığına yakalandı. Kara yoluna yaklaşık iki yüz metre mesafedeki yayla güvenli değildi. Söz gelimi hayvan hırsızlığı için fırsat kollayan bir kamyoncu, Ahmet (Kamer) Fırat’ın oğlu Hüseyin Fırat’ın müdahalesiyle püskürtülmüştü. Yeni yaylada insan sevincini büyüten güzellikler de yaşanıyordu. Yaylada dünyaya gelen bebek de onlardan biriydi.

Keşiş Yaylası’nda Acı ve Sevinç İç İçe
Keşiş Yaylası, merası yetersiz Mezra köyünün en uzun süre kullanılan yaylalarındandı. Haziran’da başlayan yayla günleri Ağustos sonlarında, yörede kutsal sayılan Buyer Baba Gölü’ne yapılan ziyaretle sona ererdi. Keşiş Yaylası’na Ali Akkılıç, Hıdır Akkılıç, Mustafa Fırat (Şişko Mustafa), Kamer Fırat (Qemere Hemed), Hıdır Akkılıç (Koca Hıdır), Hıdır Sadıkoğlu (Müdürağa), Ahmet (Kamer) Fırat (Qemere Memed), Mustafa Fırat (Mustafaye Memed), Ali Fırat, Baki Fırat, Ali Güler (Hesene Memli), Kamer Yaman, Hüseyin (Hasan) Fırat, Ali Arslan (Aliye İvis Ağay), Ali Arslan (Koca Ali), Kamber Canerik, Ferhat Satık, Kamer Satık, Hüseyin Erginoğlu, Hüseyin Canpolat (Wuşene Kali), Kamer Canpolat (Akdik), Kamer Canpolat (Mezra), Ali Canpolat (Akdik), Beser Canpolat, Hüseyin Fırat (Wuşene Ferat Ağay), Kamer Yaman ile Veli Çınar’ın aileleri çıkardı.

Keşiş Yaylası’nda Evlat Acısı
Akkılıç ailesinin hayvanları sütten kesilmişti. Gelin, kayınpederi Hasan’ı Gökçekonak (Tasniye) köyüne, Düzgün Düzgün’e (Mürşit Bava Düzgün, 1897-1997) gönderdi. Bava Düzgün, cebindeki kitabı çıkardı, göz attıktan sonra Hasan’a seslendi:
“Hesenemi (Hasanım), süt değil, sizin ağır bir davanız var, bir çocuğunuz yaz ortasında ateşte yanacak!”

1967 yılıydı. Güler, Keşiş Yaylası’na çıkan annesinin yanındaydı. İki yaşındaydı. Anne, çökelek kaynatmış, kızını yaşça büyük bir kız çocuğuna emanet etmiş, kızı al götür, biraz eğlendir demişti. Öğle vaktiydi:
“Çökeleği perdenin arkasına koymuştum. Kızımı emanet ettiğim çocuk kızı almak için perdeye tutunurken, çökelek kızın üzerine devriliyor. Yurdagül Canpolat’la yaşıttı. Bir oğlağı kurt yemişti. Bileği ve göğsünde yanık vardı. Kurdun yediği oğlağın etini yanık yerlerine yapıştırdık, kız öldü.”
Oğlu Şükrü’den büyük kızı Kibar ve Fatma, yaşama çocuk yaşta veda eden diğer kız çocuklarıydı.

Almanya’ya Gözü Yaşlı Veda
1990’da Almanya’ya gitti. Almanya’da altı ay sonra çalışmaya başlamış ancak eşi onay vermediğinden işten ayrılmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık 14 yıl yaşadığı Almanya’dan, dördüncü kez yaşadığı evlat acısıyla memlekete döndü. Erzincan’da ticaretle uğraşan oğlu Şükrü Akkılıç’ın (1958) sevgi dolu yüreği, 17 Ağustos 2004’te bu kirli dünyanın ağır yüküne yenik düşmüştü. Akkılıç çifti, bölgenin yıldız isimlerinden, mütevazı ve aydın kişiliğiyle fark yaratan Şükrü’yü sonsuzluğa uğurladıktan sonra Almanya’ya dönmedi. Şükrü’nün anısını yaşatmak için onun ev yapmak istediği Mezra köyünde ev yaptırdılar. Acılı anne ve baba, yılın büyük bölümünü bu evde geçiriyor.

Emine Akkılıç, şimdi 93 yaşında. Kardeş acısıyla ikinci kez tanıştığında 45 yaşındaydı. 12 yaşındaki ağabeyi Binali, 1935’te yıldızlara uğurlandığında iki yaşındaydı. 1978’de, 38 yaşındaki kardeşi Ali Arslan’ı (Ali Bra, 1940-1978) sonsuzluğa uğurladı. 2004’te oğlu Şükrü’nün zamansız kaybıyla katlandı acılar. Yorgun yüreği ve dizleri, yaşamın ağır yükünü taşımakta zorlanıyor.

İlerleyen yaşına karşın akıl ve ruh sağlığını koruyan sayılı yaşlılardan. Çocuklarına sevgiyle yaklaşan, onlara el kaldırmayan annelerdendi. Yedi çocuğundan dördünü kaybetmenin acısını yaşadı. Kızı Gülüzar (Emine), oğulları Fikri ve Cemil’le yaşama tutunmaya çalışıyor.

Çocukluğu Mezra köyünde geçenler bilir: Kapısı rahatlıkla çalınan evlerden biri de Akkılıç ailesinin evidir. Evin iyi yürekli annesi eli açık, gönlü zengin, konuksever köylülerden biridir. Hayvanların sütten kesildiği dönemde bebeklere süt mü gerekli, evindeki bir kâse sütü tereddütsüz paylaşır. Evine gelen çocukları eli boş çevirmez; ceplerine şeker, leblebi ya da üzüm koyar. 1955 yılında gelin geldiği Mezra köyünde hiç kimsenin kalbini kırmamış, hilesiz hurdasız kişiliğiyle gönüllerde taht kurmuştur.

Yolumuz uzun…
İnsan sevincini büyüten güzelliklerin öznesi Emine Akkılıç ve 71 yıllık hayat arkadaşı Ali Akkılıç’a sarılarak veda ediyoruz.

Yıldızlı bir gece vakti…
Köy mezarlığının kıyısında, zamansız toprağa düşenlere ağıt yakıyoruz.
Yıldızlar, gözyaşlarımıza eşlik ediyor.
(Körfez, 2 Nisan 2026)
Bu çalışmaya Mezra köyünün anıt isimlerinden Emine Akkılıç’ın sunduğu büyük katkı her tür övgüye değer. Çalışmaya katkı sunan Sayın Fatma Arslan Akkılıç’a, Sayın Gülüzar (Emine) Akkılıç’a, Sayın Hasan Arslan’a, Sayın Hasan Kılıç’a, Sayın Hıdır Canerik’e, Sayın Hüseyin Arslan’a, Sayın Hüseyin Dalkılıç’a, Sayın Murat Arslan’a, Sayın Sinan Doğan’a ve Sayın Şener Doğan’a candan teşekkür ederim.




