
Hüseyin Canerik

Yaklaşık on beş yıl önceydi. Evin hanımı, yılda bir kez düzenlenen geleneksel yemekten dönüyordu. Birkaç basamaklı merdivenden ağır adımlarla çıkarken ansızın yere yığıldı. O sırada yardımına koşacak kimse yoktu. Eşi Süleyman Aga, eve geldiğinde iş işten geçmişti.
Dört çocuk annesi, köy mezarlığında son yolculuğuna uğurlandı. Mendille gözyaşlarını silen Süleyman, atmış beş yaşındaydı. Bir süre çocuklarıyla yaşadı. Köyden kente göç dalgası bölge ayrımı gözetmiyordu. Çocukların her biri bir yana savruldu.

Süleyman köyünde artık yapayalnızdı.
Arada bir rahatsızlandığında kızına sığınır, Arı Eczanesinden aldığı ilaçlarla acısını dindirirdi. TV rafında dizili kitaplarının sayfalarını karıştırır, yalnızlığın o kahredici atmosferinden kurtulmaya çalışırdı.
Briket ve kerpiç duvarlı evinin tavanı çalı çırpıyla kapatılmış, çamurla sıvanmıştı. Zar zor denkleştirdiği parayla çatıyı yenilemiş, toprak zemin ve çamurla sıvanmış duvarlar olduğu gibi kalmıştı.
Yıllar hızla ilerliyor, Süleyman yaşlanıyordu.

İkişer üçer çıktığı basamaklar aşılmaz engeller olarak gözünde büyüyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın zorluklarına kafa tutan çocuk, mübadelede yerleşilen köyün yaşlılarından biri olmuştu. Eşinden on beş yıl sonraydı. Bir zamanların güçlü delikanlısı hastalandı. İlaçlar artık kâr etmiyordu. Geceler uzuyor, gün ışımak bilmiyordu. Kımıldamakta zorlandığı yatağında, geride kalan yılların hesabını yapıyor, göz pınarlarından süzülen damlaları eliyle siliyordu.

Yaşlılık lekeleriyle bezenmiş nasırlı eller…
Köyün güzel kızıyla çıktığı yolda tek başına kalmak kolay mı? Arada bir mezarlığa uğrar, sessizce ağlardı. Mezar taşını ıslatan gözyaşlarıyla aşkı ölümsüzleşmişti.
Bu kirli dünyaya veda ettiğinde seksenine varmak üzereydi.
Çok sevdiği eşine kavuşmuş, kimsesizlik duygusundan kurtulmuştu. Onun ölümünden sonra köy mezarlığı sessizliğe gömüldü. Hilesiz hurdasız aşkların son kuşağı doğaya karıştı. Onlar için ağıt yakacak, sessizce ağlayacak kimse kaldı mı, bilinmez.
Bir zamanlar birbirine tutkuyla bağlı âşıkların yaşadığı evin kapı ve pencerelerini zorlayan rüzgâr, kaderine terk edilmiş yapıyı âdeta dövüyor. Pencereye sıkıştırılan mavi terliğin teki balkonda tozlanmış. Rengi solmuş bastona en son acaba ne zaman tutundu? Siyah kül tablasındaki üç izmarit kim bilir hangi uykusuz geceden armağan.

Örtüsü kaymış tüplü TV ekranında, şimdi sağ camı kırık, gözlüklü ev sahibinin göz izleri saklı. Rafta yan yana dizili kitapların sararmış sayfaları, yalnızlığa isyan eden köylüye yoldaşlık etmiş. Çekyatın üzerindeki gaz lambasının camı, ayaza yenik düşmüş olmalı. Yeşil dış kapı çatlaklarını kapatan gazeteler rüzgâra direnmeye devam ediyor. Her sabah karşısında selam durulan beyaz çerçeveli aynada hüzün.

Mika çay ve yemek tabakları, ince belli çay bardağı, turuncu kapaklı şekerlikte tadına bakılmamış küp şekerler, yıllardır demlenmeyi bekleyen çay, döküm kuzine soba, tavana telle tutturulmuş çinko soba boruları; çiviye asılı havlu, pantolon, şalvar, un eleği; üst üste yığılmış yataklar, etamin işlemeli örtü, metal leğen, briketler üzerine oturtulmuş karyola, toprak zemini örten halı ve kilimler…

Buruk bir aşk öyküsünün ayakta kalan son tanıkları…
Şimdi onların hepsi kimsesiz.

Yalnızlık, en ölümcül virüstür. Yalnızlığın kol gezdiği bu terk edilmiş mekânın penceresinden köy mezarlığının bulunduğu tepeye bakıyorum. Meşe, ahlat ve çam ağaçlarının yayıldığı alana sessizlik hâkim.

Gıcırdayan kapıyı kapatıp güneye doğru yürüyorum.
Köy mezarlığında saklı ağıt ve gözyaşlarının izini sürüyorum.








(Kofçaz Kocatarla köyü, 26 Nisan 2025)
*Bu yazı, Berfin Bahar dergisinin Temmuz 2025 sayısında yayımlanmıştır.





