
Hüseyin Canerik
Köylüler birer birer çekip gitmişti. Çoğu Erzincan’a göç etmiş, bazıları İstanbul, Bursa gibi kentlerde gelecek arayışına girmişti. Köyde, sadece bir aile kalmıştı. Başka yere taşınma olanağı olmayan yoksul aile hayvancılıkla geçiniyordu.
Yüksek gerilim hatları köyün karşısından geçiyordu. Bölgede elektriğe kavuşmayan sayılı yerleşim birimlerinden biriydi.
Yedi çocuklu aile, 14 numaralı gaz lambasıyla aydınlanırdı.

Bundan tam 33 yıl önceydi.
22 Eylül… Bir gece vakti…
Pülümür Vadisi’nin doğu yakasındaki köy karanlığa gömülmüştü.
Sofra toplanmış, alüminyum ve çinko kaplar çoktan yıkanmıştı.
Börtü böceğin, Pülümür Çayı’nın bir ninni gibi insana huzur veren sesinden başka ses duyulmuyordu. Kara yolu, gün batımından doğuşuna kadar araç trafiğine kapalıydı.
Gün içinde zırhlı araçlarla devriye gezen askerler zaman zaman pusuya düşürülüyordu.
Silahlı bir grup toprak damlı evin çevresinde sipere yatmıştı.

Gökte yıldızlar ve yiyecek arayışına giren yaban hayvanlarından başka ortalıkta kimse yoktu.
Beş kişi ahşap kapıyı tekmeleyerek içeri girdi. Çiviye asılı gaz lambasının alevi titredi. Dört yaşındaki çocuk annesine sokuldu. Baba, sarı renkli çizgili pijamasıyla sedire uzanmıştı. Kapıdan içeri girenleri görür görmez yerinden doğruldu.
Evin üzerinde dolaşanların ayak sesleri duyuluyordu.
Anne, akşam vakti eve girenlerden dolayı tedirgindi. Sofrayı yeniden kurdu, gelenlerin önüne yemek koydu. Yemeğe oturanlar, yanlarında götürmek için de yiyecek istedi. Evde yeteri kadar ekmek yoktu. Ocak yakıldı, hamur yoğruldu. Sacda ekmek pişirildi. Çökelek, tereyağı ve ekmek torbaya dolduruldu.
Sofradan kalkanlar, babadan, kendilerine yol göstermesini istedi. Ayağında terlik, pijamalı köylü, gıcırdayan kapıdan dışarı çıktıktan birkaç saniye sonra kayıplara karıştı. Anne ve 2 çocuğu, açık kapının önünde babayı beklemeye koyuldu.

Birbirine sokulan anne ve çocukları, güz soğuğunun farkında değildi.
Çok geçmeden babanın çığlığı yayılmaya başladı. Bölgede kimsenin bileğini bükemediği adam, silahlı grup tarafından sürüklenerek götürülüyordu. Üstü başı yara bere içindeydi. Bedenine yüzlerce kurşun yağdırıldığında, gaz lambası sönmüştü.
Köy, karanlığa gömülmüştü.
Köyde tek başına yaşam mücadelesi veren köylünün cansız bedenini kara yolunun kenarına bırakan silahlı grup, kanına girdikleri köylünün yiyecekleriyle kahvaltı yaparken, özgürlük uğruna işledikleri cinayeti kutlamıştı.

Ölüm, göz göre göre gelmişti.
Evde olmadığı bir şafak vakti, daha önce yolda tartıştığı bir “komutan”ın emrindeki askerler tarafından ev basıldı. Ailenin yaşadığı ev değil, giriş kapısı bağımsız ek bina arandı. Çavuş, tüm aramalara karşın herhangi bir suç ögesi bulamadan döndü. Komutanın ısrarı üzerine, bir avuç mermi ve bildiri bulundu! Sözde suç kanıtları için düzenlenen tutanak, okuma yazma bilmeyen kadına zorla imzalatıldı.

Cinayet için grubu kim ya da kimlerin yönlendirdiği sorusu yanıtsız kaldı. Eve kendi elleriyle mermi ve bildiri koyan “görevli”, 33 yıldır soruşturulmayı bekliyor!
Yetkililer, bir tünelin yanında yere serilen köylünün kendi köyünde gömülmesine izin vermemişti. Çünkü köy güvenli değildi! Güç koşullar altında Erzincan’a taşınan cenaze köy evinin ahşap balkonunda bir gece bekletildi. Köylünün bedeninden akan kan, balkondan yere süzüldü.
24 Eylül’de düzenlenen törene hiçbir yetkili katılmadı.
Gözü yaşlı eş ve eltisi, cenaze toprağa verildikten sonra köye döner. Köyde ahıra kapatılan hayvanlar otlatılır, sağılır. Eşyalar toplanır. İki kadın, sütü mayaladıktan sonra evin kapısını kilitleyerek komşu köye gider. İlkokul binasında kalan eltiler, sabah gün doğar doğmaz yeniden köylerine döner. Kadınların, yol kenarındaki köye eşya taşıma çabası günlerce sürer. At sırtında ev eşyası taşıyan ikiliye yardım eli uzatan olmaz!

Onların komşu köye gittiği bir gün, kara yolundan geçen BTR’lerden yaylım ateş açılır! Terörist sanılarak kurşun sağanağına tutulan iki genç kadın, ölümün eşiğinden döner.
Kadınlar, cenaze toprağa verildikten 3 gün sonra verilen hayır yemeği için hazırlıklara girişir. Köyde, onlardan başka kimse bulunmamaktadır. Gündüz saatlerinde hayvan kesilir. Genç kadın hayvanı keser, derisini yüzer. Sacda ekmek pişirilir. Et haşlanır. Hava karardığında köpekler havlamaya başlar. Eve yakın yerden insan sesi ve çıtırtılar duyulur. Kadınlar eti ve ekmeği evde bırakıp, ev eşyası taşıdıkları komşu köyün yoluna düşer.
Alabildiğine sessiz adımlarla, orman içi yoldan köye giderler.
Yıllar sonra, bir örgüt üyesinin, o akşam köye yiyecek almak için gittikleri, kimse olmadığından alamadıklarını anlattığı öne sürülür! Canına kıydıkları köylünün evine, cinayetten 3 gün sonra gidip yiyecek almak istemiş ancak eli boş dönmüşlerdir!

Ertesi gün korku içinde yeniden köylerine varırlar. Hazırladıkları yemeği Erzincan’a götürmek için karayolunda araç beklerler. Erzincan’ın köyünde 3. gün yemeği verirler. Yemek verilen gün, YİBO’da okuyan çocukları, ahıra kapatılmış hayvanlarını otlatmak için köye gelir.
Hayvanlar otlatılırken, karayoluna komşu köyde konuşlanan bir grup asker, “terörist” diye ateş açmaya yeltenir. O sırada askerlerin yanında bulunan bir köylü, onların, babaları katledilen çocuklar olduğunu, hayvanlarını otlattıklarını söyleyerek engel olur.
Köylünün uyarısıyla facianın kıyısından dönülür.

Işığı söndürülen evin eşyasını iki kadından başka taşıyacak kimse bulunamaz!
Askerî ve mülki erkân, aileye sahip çıkmaz!
İki kadın, yaklaşık 40 gün gündüz kendi köylerinde, akşam komşu köyün okul binasında kalır.
Onlara hiçbir kurumun yardım eli uzanmaz. Okulda toplanan eşyalar, kamyonla Erzincan’a taşınır.
Masum adamın kanına girenler, cinayetten iki gün sonra, kalan yiyeceklerini almak için evin yolunu tutmuşlardı.
Yedi yetim çocuk ve anne, vicdanların sustuğu bir dönemin hayal edilmesi güç tüm acılarını tatmıştı.
Fırat’ın kıyısında kaybolan kuzunun hesabını veren devlet geleneğinin rafa kaldırıldığı bir dönemin tüm acıları…

(Körfez, 22 Eylül 2025)





