
Hüseyin Canerik
Pülümür’ün güneydoğusundaki yüksek rakımlı köyde doğdu. Gözlerini dergâhta açtı. Çatalyaka (Denzek) Göl (Gole) mezrasında yaşama merhaba diyen çocuk, Derviş Ali Dikme (Aliyo Qız, 1885-1970) ile Emine Dikme (1894-1983) çiftinin oğluydu.

Takvim yaprakları 17 Kasım 1937’yi gösteriyordu.
Günlerden Çarşamba…
Pir Ahmet, 6’sı kız, 5’i erkek, 11 çocuklu bir ailede büyüdü.
Kalmemesır Ocağı’nın dergâhı, iki katlı taş yapıydı.

Köy, su kaynakları yönünden yoksuldu. Köylüler suya erişim sorunu yaşıyordu. İnsan gücüyle kazılan derin bir çukurda biriken kar, havaların ısınmasıyla birlikte erir, köylüler bir süre bu suyla yaşamını sürdürürdü. Kadınlar, çamaşır yıkamak için Efeağılı Deresi’nde toplanırdı. Derede çamaşırların yanı sıra küçük çocuklar da yıkanırdı, Yaz sıcağında tez kuruyan çamaşırlarla köye dönülürdü.

Göl mezrası, 1956’da çeşmeye kavuştu.
Pir Ahmet Dikme, 1947 yılında Gökçekonak İlkokulunda eğitime başladı. Okula başlamasında babası Ali Dikme’nin etkisi olmuştu. Tek derslikli ilkokul binası, 1931 yılında Gökçekonak (Tasniye) köylüsü tarafından yapılmıştı. İlk öğretmeni Ali Ekber Doğan, Pertekliydi. 2. ve 3. sınıf öğretmeni Çemişgezekli Mustafa Yıldırım’dı.

Ders zili 09.00’da çalardı. O yıl Gökçekonak İlkokulunun toplam öğrenci sayısı, 148’di. Öğrenciler, birleştirilmiş sınıflarda, ortak derslikte öğrenim görüyordu.
1947’de Göl mezrasından ilkokula giden tek öğrenciydi. Çatalyaka’dan Hüseyin Düzgün, Kamer Düzgün, Ali Düzgün, Musa Doğan (Baki Doğan’ın oğlu), Hasan Doğan (Apıl’ın oğlu), Musa Karagöz ve Hüseyin Karagöz, Gökçekonak İlkokuluna giden diğer öğrencilerdi

Çatalyakalı öğrenciler, Gökçekonak’taki yakınlarının evinde barınıyordu. Pir Ahmet Dikme, Kamer Düzgün ve Ali Düzgün, Şükrü Cömert’in evinde kalıyordu. Üç öğrenci, üç yıl boyunca Cömert ailesinin evinde kalmıştı.

1951-1952 eğitim ve öğretim yılında Çatalyaka İlkokulu açılmıştı. Öğretmen, Ali Dikme’den, oğlunu Çatalyaka’da okutması için ricada bulunmuştu. Ali Düzgün ve Pir Ahmet Dikme, 4. sınıfı Çatalyaka’da okur. Çatalyaka İlkokulunun ilk öğretmeni, Vahdettin’di. Vahdettin Öğretmen’den sonra Hasan Karabay göreve başlamıştı. Her iki öğretmen de Alevi kökenli değildi, ama köylülerin öğretmenlere tutumu olumluydu.

5. sınıfı okumak için Tasniye’ye döner. O yıl Beyce (Pıriye) köyünde Hüseyin Kul’un evinde kalır. Beyce’den yaklaşık 20 öğrenci, yürüyerek Gökçekonak İlkokuluna gider. Elverişsiz hava koşullarında, özellikle yoğun kar yağışının olduğu günlerde büyükler önde, öğrenciler arkada okul yoluna düşerdi. Çocuklar, büyüklerin ayak izlerini izleyerek okula giderdi.
Amcasının oğlu Cemal Dikme 3 yıl Mezra’da Arap alfabesiyle (eski yazı), 4 yıl da Pülümür’de Latin alfabesiyle eğitim görmüş, genç yaşta hastalanarak ölmüştü.

Gökçekonak’ta evinde kaldığı Şükrü Cömert’in o zaman çocuğu yoktu. Sabah erkenden kalkar, birkaç kilometre uzaklıktaki Bırekemu’dan sırtta odun ya da yaprak taşır, ardından okula giderlerdi. Kışın Kamer Düzgün kar atar, Pir Ahmet’le Hüseyin ahırı süpürürdü.
1953’te Bitirme İmtihanından sonra diploma almaya hak kazanır. Amcaoğlu Cemal Dikme’nin nasihatini unutmaz:
“Eğitimi sadece okulla sınırlandırma, yerde bulduğun bir kâğıdı bile okumadan atma!”
Okulu bitirdikten sonra davara gider, orak biçer. Okuma tutkusunu 3. sınıfta kazanmış, bulduğu her yazılı belgeyi okumaya başlamıştır. Okumak için yeterli kaynak ne arasın, Cemal Efendi, okuduğu Arapça ya da Türkçe kitapları ona da okutur.

Kasım 1954’te, elinde tahta bavul, İstanbul yolcusuydu. Bavulunda çamaşır, bir gömlek ve annesi Emine Hanım’ın pişirdiği pesare vardı. 17 yaşındaydı. Babası, Beğendik Harsunili kirvesi Şah Yusuf Tapan’a emanet etmişti.
Tahta bavulu omzunda, Kırmızıköprü’den Mutu’ya kadar yürümüşlerdi. Mutu’da Haydar Mutlu’nun istasyon yanındaki kahvesinde tren yolu gözlemeye başlamışlardı. Kahveyi, Hüseyin Gül (Esnaf Binali Gül’ün babası) işletiyordu. Sandalye ücreti 25 kuruştu. İçenlerden ayrıca çay ücreti de alınıyordu. Dört kişiydiler. En yaşlıları Şah Yusuf’tu. Mustafa Tapan kendisinden yaşça büyüktü, Beğendik Harsünili Ali Çiçek’le yaşıttı. Saat 02.00’de kara tren gelmiş, yer bulamadıkları için binememişlerdi.

Kahvede sabahlamışlardı.
Mutu’dan demiryolunu izleyerek Tanyeri İstasyonu’na gitmişlerdi. Saat 13.30’da gelen trene binmiş, Eskişehir’e kadar ayakta yolculuk yapmışlardı.
Yolculuk 2 gün 2 gece sürmüştü.
Haydarpaşa’da vapura binerler. Şah Yusuf, çocuklar nereden hareket ettik, diye sorar. Ali Sarayburnu’nu; Pir Ahmet, Haydarpaşa’yı gösterir. Şah Yusuf, yönleri karıştırmayan Pir Ahmet’e “Laze bavalığ (sağdıcımın oğlu) sen akıllısın, yolunu çıkarırsın.” der.

Harsünili sağdıç, Çatalyakalı genci, ablası Beser Hanım’ın eşi Hıdır Dikme’ye teslim eder.
Hamallık yapan eniştesi Hıdır, ranzalardan oluşan han odasında barınıyordu. Her odayı 8-10 kişi ortak kullanırdı.
“İstanbul muratlar kapısıydı, sevindim.”
Eniştesi, iş bulmak için çaba gösterir. Önce bir manavın yanında işe girer. Manav Şerif’in yanında bir süre çalıştıktan sonra, Nesimi adlı Musevi kökenli birinin yanında çalışmaya başlar. Kendisinden birkaç yaş büyük Hıdır Doğan (Gavrag), Ahmet Dikme (Gome), Şah İsmail Dikme’yle birlikte, sırtta küfe, hamallığa başlar. Hal, Unkapanı Köprüsü’nün başındaydı. Halde sırtladığı yükü Kuledibi, Asmalımescit, Harbiye, Pangaltı, Şişli’ye kadar taşır. Yükü, manavların halden satın aldığı sebze ve meyveydi. Kasaları iple bağlayıp sırtlarına alıyorlardı. Kasada olmayan ürünler küfeyle taşınıyordu.

Bir yıl boyunca bu işte çalışır.
İkinci yıl Hasıriskelesi’nde hamallık yapmaya başlar.
Halde çalışma ücretleri uzaklığa göre belirlenirdi.
1954-1967 yıllarında toplam 13 yıl hamallık yapar.
14 Kasım 1957’de, köylüsü Emine Hanım’la (Geyik) yaşamını birleştirir.

Halası Beser’in oğlu Musa Fırat’ın davetiyle, 1967’de Avusturya’ya gider. Ağabeyi Ali Binat Dikme dâhil, 18 kişiyle birlikte yola düşmüşlerdi. Trenden indiklerinde kendilerini Musa Fırat karşılar. Barınma için gerekli tüm koşullar sağlanmıştı. Pansiyonda (heim/haym) odalar, yataklar, dolaplar vb. hemen her şey hazırlanmıştı. 2 Nisan 1967’de iş başı yaparlar. İlk işbaşını Hüseyin Dikme (Hemil oğlu), Hıdır Güler (Hıdıre Serdeniye), Ali Güler (Hesene Memli, Mezra), Güzel Kul’la (Beyce/Pıriye) birlikte aynı yerde yapar.

Viyana’da kanal çalışmasında görev alan iki usta, bir taşı nedense döşeyemez. O zaman 29 yaşındaki Pir Ahmet, Almancayı henüz öğrenmemişti. Sorunu anlar anlamaz iki ustayı uzaklaştırır, taşı yerleştirir. İki usta kendi aralarında konuşur, Çatalyaka Göllü genci yanlarına alırlar. Bir süre sonra, Sen ustalık yapacaksın, yanına kimi almak istersin, derler. Güzel Kul, Ali Güler (Hesene Memli), Hıdır Güler (Hıdıre Serdeniye) ve Hüseyin Dikme’yi yanına alır. Pülümür ve Nazımiyeli işçiler, Aralık 1967’ye kadar bu işte çalışır.

İnşaat tamamlanır, memlekete dönerler.
Avusturya’ya yeniden gidebilmeleri için yeni davetiye çıkarılması gerekir.
Mayıs 1968’de, Musa Fırat yeni davetiye gönderir. Bu kez bir Amerikan okulunun çevre düzenlemesi işine koyulurlar. Geniş bir alana kurulu okulun çevresindeki otların biçilmesi gerekir. Kim tırpan biçebilir, diye sorarlar. Ekinlerini orakla biçen Pülümür köylüsü, o yıllarda henüz tırpanla tanışmamıştı. Pir Ahmet, o güne kadar sadece orak kullandığı hâlde, ben biçerim, der. Kendisine tırpan verilir. Yanına Hesene Memli’yi alır. Pir Ahmet biçer, Hesene Memli toplar. Bir süre sonra tırpan körelir. Ağabeyinden, tırpanın çekiç yardımıyla nasıl bileylendiğini öğrenir. Ağustos ayına kadar ot biçmeye devam eder. O biçer, Hesene Memli toplar.

20 Ağustos 1968’de Avusturya’dan Almanya’ya geçer. Salzburg polisi geçişe engel olur, geri çevrilir. Salzburg’da bir taksici bulur, kendisini Stuttgart’a götürüp götürmeyeceğini sorar. Taksici, 3 bin şilin ister, kabul eder. Arabayla sınır kapısına gider. Taksici orada indirir, “Seninle yakalanırsam arabama el koyarlar. Tırların arasından geçip gelirsen, ben seni o tarafta bekliyorum. Gelemezsen ben dönerim.” der. Tırların arasında ilerlemeye başlar. O sırada polis denk gelir. Tır sürücüleri toplu hâlde olduğundan, onlardan biri gibi davranır. Polisin dikkatini çekmeden sınır engelini aşar. Avusturyalı taksici söz verdiği yerde onu beklemektedir. Taksiyle Ali Geyik’in yanına gider. Cüzdanında sadece 3 bin şilin vardır. Taksici 250 şilini geri verir.

Kekil ağabeyinin yanına gider. Ağabeyi, Erzurumlu Güven Özkar’a bin mark verir, böylece inşaat firmasında işe başlar. Kışın inşaatta çalışır. Kardeşi Hüseyin Dikme’yi, tuğla fabrikasında çalışmak üzere, Almanya’ya davet eder. Asperg’de demir dökümde, Stuttgart’ta Porsche’de çalışır. 20 Ekim 1987’de hastalanır. Hastanede tedavi altına alındıktan bir yıl sonra, 1988’de emekliye ayrılır.
1993’te Stuttgart Alevi Derneğine üye olur. Alparslan Türkeş, aynı yılın Ekim ayında toplantıya davet edilir. Dernek Başkanı Salim Gargı ve arkadaşları, kimseye haber vermeden toplantıya katılır. Yöneticiler konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapmaz.
THY Ludwigsburg bürosunu işleten İsmail Özel’in önerisiyle başkanlığa aday gösterilir. 11 Haziran 1994’te oy birliğiyle Stuttgart Alevi Derneği Başkanı seçilir.
Federasyon Başkanı Ali Rıza Gülçiçek’le görüşür. Derneğin 78 üyesi, 600 mark nakiti vardır. Üye sayısı, 20 ayda 263’e çıkarılır. Dernek kasasında para da birikmeye başlar Mannheim Alevi Derneğine 5 bin mark bağışta bulunulur. 4 bin mark tutarında demirbaş malzeme alınır. Kasada 38 bin 800 mark nakit birikir. O tarihe kadar derneklerle ‘ilgilenmeyen’ siyasi gruplar, 1995’te Gazi Mahallesi’nde yaşanan olaylardan sonra ilgi duymaya başlar. Dernek Başkanı Pir Ahmet Dikme’nin gruplar üstü tavrından duyulan rahatsızlık pratiğe yansır.

1996’da kongre yapılır. Turgut Öker’in başını çektiği grup, Pir Ahmet Dikme’ye karşı mücadele başlatır. Pir Ahmet Dikme, kurultayda yaptığı konuşmada derneğin inançsal bir merkez olduğunu, siyasi kimliğin dışarıda bırakılması gerektiğini, ocakta yetiştiğini, bu tür tartışmaların dışında kalmak istediğimi belirterek aday olmaz.
Haykırıp Duyuramadıklarım (1997), Dersim Karanlığını Aydınlatalım (Aralık 2002), Aklın ve Bilimin Işığında Din, Görmezden Gelinenleri Gördüm, Yazmaya Korkulanlar (yayına hazır) adlı kitaplara emek verir.
Bilgi kaynaklarını şöyle sıralıyor:
“Birinci kaynağım, 3-4 yaşlarında babamın götürdüğü dergâh… Aralarında Tevrat, İncil, Kavgam (Hitler), Lenin, Dokuz Işık’ın (Alparslan Türkeş) yer aldığı 300 dolayında kitap.”
Düzyazının yanı sıra duygularını şiire döküyor. İncelenmek üzere Zafer Gündoğdu’ya (Şef) gönderdiği şiirlerinin kaybolmasından duyduğu üzüntü tahmin edilebilir.

Haykırıp Duyuramadıklarım kitabını, 1997’de daktiloda yazmıştı. 1999 yılında bilgisayarla tanıştı. Yazılarını artık bilgisayar ortamında yazıyor. Düşüncelerini sosyal medya hesabından kamuoyuyla paylaşıyor.
Güçlü belleği hayranlık uyandırıyor. Olayları, ayrıntılarıyla, kronolojiye uygun anlatıyor.
Pir Ahmet Dikme, şimdi 88 yaşında.

Eşi Emine Hanım’la 14 Kasım 1957’de başlayan birlikteliğin 68. yılı… Acısıyla, sevinciyle koca bir ömür. Anne baba kaybına, evlat ve kardeşlerin acısı eklenmiş. 11 Mayıs 1981’de sonsuzluğa uğurladığı 17 yaşındaki oğlu Kalender Dikme (1964-1981), onun kabuk bağlamayan yarasıdır. Yaz aylarını Kırmızıköprü’deki evinde geçiriyor.
Elinden düşürmediği kitaplarla zamana direniyor. Duygu ve düşüncelerini duru bir Türkçeyle ifade ediyor. Türkçe özürlü diplomalıların kuşatmasındaki bir ülkede, okuyucuda hayranlık uyandıran dil ve anlatım yeteneğine sahip. Zengin söz varlığını, küçük yaşta edindiği okuma alışkanlığının yanı sıra güçlü toplumsal ilişkilere ve yazma alışkanlığına borçlu olduğu söylenebilir.
İlkokulu zor koşullarda okuyan Çatalyaka Göl mezrasının delikanlısı, emek verdiği dosyalarla yeni sürprizlere hazırlanıyor.







(Pülümür Kırmızıköprü, 12 Temmuz 2025)





