
Hüseyin Canerik
Dursun Güneş: Yalnızlığın Ağır Yükünü Taşıyamaz Bu Yürek
2014 yazıydı. Odaya 60’lı yaşlarda bir adam girdi. İş arıyordu. Sigorta primlerini tamamlamak için çalışmak zorundaydı. Erzurum’un Çat ilçesine bağlı Muratçayırı (Karinges) köyündendi.
Okulun bütçesi işçi çalıştırmaya yetmiyordu. Yaz tatillerinde boya badana işleri yapılırdı. Başı dik yaşama çabası içindeki Erzurumlu köylü, Derince Turgut Reis İlköğretim Okulunu boyayarak işe koyuldu. 8 Ekim 2014’te, İş-Kur personeli olarak okulumuzda göreve başladı.

Turgut Reis İlköğretim Okulu, 1926’da Atatürk’ün talimatıyla kurulmuş, köklü bir eğitim kurumuydu. Zengin bir arşive sahipti.
Okul arşivini Ağustos 2015’te üç kuruşa hurdacıya pazarlayan cehalete isyan ederdi.
Dursun Güneş, okulun güvenlik, bahçe temizliği, bakım ve onarım işlerinde özveriyle çalıştı. Titiz ve duyarlıydı. Sonbaharda yaprak sağanağına tutulan bahçeyi temiz tutmak için uğraşır, rüzgâra kapılan yaprakları elleriyle toplardı.

Çocuk yaşta öksüz kalmış, duygularını bugün anlama olanağına sahip olmadığımız ‘analığı’nın hışmına uğramıştı. Aile içi şiddet ve zorbalık, onun ve kardeşlerinin hayatına erken yaşta sinmişti. Toprak damlı evleri, bir hapishaneye dönüşmüştü. Dursun, evdeki gerginliğe daha fazla dayanamayarak otobüse binip Kocaeli’ye geldi. Cebindeki son kuruşunu yolda harcamıştı. Vardığında beş parasızdı. Öksüz, parasız ve evsizdi.

Bulabildiği her işte çalıştı, derme çatma barakalarda yaşadı. Darbe yıllarında bir inşaat şantiyesinde “yasak kitap” okuduğu gerekçesiyle dövüldü. Oysa okuma yazması bile yoktu. “Netekim” döneminin estirdiği şiddetten payını almış, temel eğitim hakkından yoksun bırakılmış binlerce çocuktan biriydi.
Okuldaki görev süresi dolduğunda emeklilik için gereken primleri tamamlayamamıştı. Köfteci Yusuf’ta iş buldu. Maaş hesabı açmak için Yapı Kredi Bankasına başvurdu ama okur yazar olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Müdür yardımcısının girişimleri de sonuçsuz kaldı. Eksik primlerini kısa süreli işler ve isteğe bağlı sigortalılıkla tamamladıktan sonra emekli oldu.
Yaşamını Derince Yenikent’teki evinde sürdürüyordu. 1948 doğumlu olmasına rağmen nüfus kayıtlarına 1954 yazılmıştı. İç dünyasındaki bazı sorunların kökeninde, çocuk yaşta annesiz kalması ve baba sevgisinden yoksun büyümesi yatıyordu. Onu tanıyan herkes, arkadaşlarını kişisel çıkar uğruna “satmayı” aklından bile geçirmediğini bilirdi. Ani tepkileri ve dizginleyemediği çıkışları, yüzleşemediği travmatik geçmişine bağlanabilirdi.
Bir Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısıydı. Cumhuriyet karşıtı girişimlerden duyduğu kaygıyı zaman zaman dile getirirdi.
Yaklaşık 11 yıldır tek başına yaşıyordu. Aile bireyleri birer birer dağılmış, yalnız kalmıştı. Yalnızlığını, zaman zaman kontrolsüz çıkışlarıyla ilişkilendirenler vardı. Bu durumdan ötürü üzgün olduğunu dile getirir, sınır ötesinde görev yapan oğluna dua eder, gözyaşı dökerdi.

Üstü başı tertemizdi. Giysilerini kendi ütüler, uyumlu giyinirdi. Evi de düzenliydi. Ziyaret ettiğimde birkaç metrekarelik bahçesinde oturur, sohbet ederdik. Soğuk bir gün beni içeri davet etmiş, evindeki temizlik ve düzene tanıklık etmiştim.
Kalp rahatsızlığından yakınırdı. Hemen her yere yürüyerek gider, sağlığına dikkat ederdi. Muhtemelen tedavisi yarım kalmıştı. Sağlık sistemi, refakatçisi olmayan hastaları yeterince koruyamıyordu.
Haziran başında telefondan arayıp ziyaretimize gelmişti. Acımıza ortak olmuş, dertlerini çoğaltarak evine dönmüştü. 9 Haziran’da evine uğrayıp öyküsünü dinleme fırsatı bulmuştum. O gün çektiğim fotoğraflara yansıyan hüzün, yüreğime işlemişti. 24 Haziran’da tekrar arayıp üzüntüsünü dile getirmişti.
25 Haziran’da izlenimlerimi kısa bir yazıya döküp kişisel sayfamda yayımladım. 26 Haziran’da aradım, yanıt alamadım. 27 Haziran’da memlekete gittiğimiz gün, Derince Yenikent’ten son yolculuğuna uğurlandığını, 21 Ağustos’ta kapısını çaldığımda öğrenecektim.

Evine astığı “satılık” tabelası kaldırılmış, sürgülü bahçe kapısı toza bürünmüştü. Acı haberi veren komşusu, Şehitlik’te toprağa verildiğini söylediğinde içimde derin bir sızı hissettim. Acaba son nefesini nasıl vermişti? Çok acı çekmiş miydi? Yardım isteyebilmiş miydi? O sırada aklına kim gelmişti? Telefonun tuşlarına dokunabilmiş miydi? Dokunabilseydi, ilk kimi arardı?
Onunla son kez görüştüğümü nasıl bilebilirdim? Ölümü, çağın en ölümcül hastalığı olan yalnızlığın toplumu nasıl çürüttüğünü yeniden düşündürüyor. Bencilliğe, hoyratlığa, mal mülk tutkusunun insanı sürüklediği felakete isyan ediyorum. Muratçayırlı köylünün ölümüyle bir kez daha yorgun düşüyor yüreğim.
(Körfez, 24 Ağustos 2025)
Dursun Güneş’le ilgili kaleme aldığım 25 Haziran 2025 tarihli yazı





